Gölgedeki Hesaplaşma: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı

“Senin annenin terbiyesi böyle miydi Elif?” Nermin Hanım’ın sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Annemin adının bu evde anılması bile yasak gibiydi ama yine de her tartışmada bir şekilde konu ona gelirdi. İçimden bir şeyler koptu o an. “Ben sadece yardım etmek istemiştim,” dedim kısık sesle. O ise gözlerini devirdi, dudaklarını büzdü. “Yardım etmek mi? Senin yardımın bana yükten başka bir şey değil.”

İstanbul’un Anadolu yakasında, Kadıköy’ün eski ama gösterişli köşklerinden birinde yaşıyorduk. Evliliğimin ilk gününden beri bu ev bana ait olmamıştı. Her köşesinde Nermin Hanım’ın zevki, onun kuralları, onun düzeni vardı. Eşim Baran ise çoğu zaman annesinin tarafını tutar, aramızdaki sessiz savaşı görmezden gelirdi. Oysa ben, kendi ailemden uzakta, bu evde biraz sıcaklık, biraz kabul görmek istiyordum.

Baran’la üniversitede tanışmıştık. O zamanlar bana hayat dolu, özgür ruhlu biri gibi gelmişti. Ailesiyle tanıştığımda ise bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Nermin Hanım, eski bir bankacıydı; disiplinli, soğukkanlı ve her şeyin kontrolünü elinde tutan bir kadındı. İlk günden beri bana mesafeli davrandı. Düğünümüzü bile kendi istediği gibi organize etti. Annemlerin köyden getirdiği baklavaları küçümsemiş, “Bizim soframızda böyle şeyler olmaz,” demişti.

Evliliğimizin ikinci ayında babam hastalandı. Annemi yalnız bırakmak istemedim ama Nermin Hanım buna da karşı çıktı. “Sen artık bizim kızımızsın Elif, kendi aileni bırakmalısın,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı. Baran ise sessiz kaldı. O günden sonra babamı kaybettim ve annem köyde tek başına kaldı. Vicdan azabıyla her gece uykusuz kalırken, bu evde bana ait olmayan bir hayatı sürdürmeye çalıştım.

Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken Nermin Hanım yine başladı: “Elif, şu tabakları doğru düzgün yerleştir. Her şeyi ben mi öğreteceğim sana?” Ellerim deterjanlı sudan çıkıp titredi. “Ben elimden geleni yapıyorum,” dedim ama sesim duyulmadı bile. O an dayanamadım: “Neden beni hiç sevmiyorsunuz?” dedim gözlerim dolarak.

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra sesi daha da soğuk çıktı: “Sen bizim ailemize uygun değilsin Elif. Baran daha iyisini hak ediyordu.” Bu sözler içime hançer gibi saplandı. O gece Baran’a her şeyi anlattım. “Annem yaşlı, seni kabullenmesi zaman alacak,” dedi sadece. Oysa ben her gün biraz daha eriyordum.

Bir sabah annem aradı: “Kızım, iyi misin? Sesin hiç çıkmıyor.” Yutkundum, yalan söyledim: “İyiyim anne.” Oysa iyi değildim. Her sabah Nermin Hanım’ın bakışlarıyla uyanıyor, her akşam onun eleştirileriyle uyuyordum.

Bir gün Baran işten geç geldi. Yorgundu ama yine de annesinin yanına oturdu, onunla televizyon izledi. Ben ise mutfakta tek başıma çorba karıştırıyordum. İçimden geçenleri duysa belki şaşırırdı: “Bu evde ben kimim?”

Bir akşam Nermin Hanım’ın eski arkadaşları geldi. Bana hizmetçi muamelesi yaptı; çayları ben doldurdum, tabakları ben topladım. Arkadaşlarından biri fısıldadı: “Elif çok sessiz bir kız.” Nermin Hanım ise gülerek cevap verdi: “Köyden geldiği için öyledir.” O an gözlerim doldu ama kendimi tuttum.

Baran’la tartışmalarımız arttı. Ona göre ben abartıyordum; ona göre annesi kötü niyetli değildi. Bir gece dayanamadım: “Baran, ben bu evde nefes alamıyorum!” dedim. O ise sadece sustu.

Bir sabah annem hastalandı ve hastaneye kaldırıldı. Hemen köye gitmek istedim ama Nermin Hanım izin vermedi: “Evde işler var Elif, gitmene gerek yok.” Baran ise yine sessizdi. O an bavulumu topladım ve hiçbir şey söylemeden çıktım evden.

Köye vardığımda annem beni görünce ağladı: “Kızım, seni böyle görmek istemezdim.” Ona sarıldım ve ilk defa kendimi ait hissettim.

Bir hafta sonra Baran aradı: “Dönmeni istiyoruz.” Dönmedim. Çünkü artık biliyordum; bu evde ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla kabul edilmeyecektim.

Aylar geçti, Baran birkaç kez daha aradı ama dönmedim. Annemin yanında küçük bir iş buldum; kendi ayaklarım üzerinde durmaya başladım.

Bazen geceleri düşünüyorum: Bir kadın olarak neden hep fedakarlık yapan biz oluyoruz? Bir aileye girmek için neden kendi kimliğimizden vazgeçmemiz bekleniyor? Sizce de bu adil mi?