Üç Köfte, Bir Hayat: Sofrada Başlayan Fırtına

“Ayşe, üç köfte fazla değil mi? Biraz dikkat etsen diyorum…”

Serkan’ın sesi sofrada yankılandı. Çocuklar bir an sustu, gözleri bana çevrildi. Elimdeki çatal havada asılı kaldı. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki sadece tabağımdan iki köfteyi almamıştı; yıllardır biriktirdiğim sabrımı, özsaygımı da elimden çekip almıştı.

O akşam, üç çocukla geçen sekiz yıllık evliliğimizin en sessiz ama en gürültülü kavgası yaşandı. Sofrada üç köfteyle başlayan bu tartışma, aslında yıllardır içimde büyüyen bir fırtınanın habercisiydi. Ben Ayşe, 34 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim: Yusuf yedi yaşında, Elif beş ve minik Zeynep henüz dokuz aylık. Hayatım, çocukların okulu, bezi, ateşi, uykusu arasında sıkışıp kalmıştı. Kendime ayıracak bir dakikam bile yoktu; aynaya bakmaya bile fırsat bulamıyordum çoğu zaman.

Serkan’la evlendiğimde 26 yaşındaydım. O zamanlar hayallerim vardı; birlikte gezmek, sinemaya gitmek, baş başa kahve içmek… Ama hayat başka türlü aktı. Serkan işten yorgun dönerdi, ben ise evde çocuklarla boğuşmaktan bitap düşerdim. Akşam yemekleri bazen tek lüksümüz olurdu; sofrada bir araya gelmek, günün yorgunluğunu paylaşmak… Ama o akşam her şey değişti.

“Serkan, ne yapıyorsun? Açım ben,” dedim sessizce. Sesim titriyordu.

“Senin sağlığın için söylüyorum Ayşe. Son zamanlarda biraz kilo aldın. Dikkat etmezsen ileride daha büyük sorunlar yaşarsın,” dedi. Sözleri soğuk bir bıçak gibi saplandı içime.

Çocuklar anlamasın diye sustum. Ama içimdeki öfke büyüdü. O gece Zeynep’i uyuturken gözyaşlarımı yastığa akıttım. Kendi bedenimden utanır hale gelmiştim. Oysa ben bu kiloları çocuklarımı doğururken, geceleri uykusuz kalırken, onların peşinden koşarken almıştım. Kimse bana “Nasılsın?” dememişti; herkesin derdi benim kaç kilo olduğumdu.

Ertesi sabah kahvaltıda Serkan bana bakmadan gazetesini okudu. Çocuklar ise sessizdi; sanki evde görünmez bir duvar örülmüştü. Annemi aradım; “Anne, bazen çok yoruluyorum,” dedim.

“Evlat, erkekler anlamaz. Sen yine de kendine dikkat et,” dedi annem. O da aynı şeyleri yaşamıştı zamanında; babamın sözleriyle kırılmıştı defalarca.

Ama ben farklı olmak istedim. O gün aynanın karşısına geçtim. Gözlerimin altındaki morluklara, çatlamış ellerime baktım. “Ayşe,” dedim kendi kendime, “Sen sadece bir anne değilsin. Sen de varsın.”

O akşam Serkan eve geç geldi. Çocuklar uyumuştu. Mutfağa girdim; bulaşıkları yıkarken içimdeki öfkeyi bastıramadım.

“Serkan, konuşmamız lazım,” dedim kararlı bir sesle.

“Ne oldu yine?” dedi bıkkın bir ifadeyle.

“Dün akşam söylediklerin çok ağrıma gitti. Ben bu evde sadece çocukların annesi ya da senin karın değilim. Ben de insanım! Benim de duygularım var!”

Serkan şaşırdı; böyle konuşmamı beklemiyordu.

“Ayşe, ben kötü bir şey söylemedim ki… Sadece sağlığını düşündüm.”

“Hayır Serkan! Sen benim bedenimi eleştirdin! Ben bu kiloları çocuklarımı büyütürken aldım! Sen hiç gece uykusuz kaldın mı? Hiç ateşler içinde kıvranan çocuğu sabaha kadar kucağında salladın mı? Ben her şeyi tek başıma göğüslerken sen bana destek olacağına eleştiriyorsun!”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Serkan bir an sustu; sonra başını eğdi.

“Bilmiyorum Ayşe… Belki de haklısın,” dedi sessizce.

O gece uzun uzun düşündüm. Yıllardır kendimi hep en sona koymuştum; önce çocuklar, sonra Serkan, en son ben… Ama artık değişmek istiyordum. Ertesi gün çocukları okula bırakıp parka gittim; derin bir nefes aldım. Kendime söz verdim: Artık kendi ihtiyaçlarımı da önemseyecektim.

Bir hafta sonra Serkan’la tekrar konuştuk. Ona hissettiklerimi anlattım; birlikte bir aile danışmanına gitmeye karar verdik. Kolay olmadı; ama ilk defa kendimi bu kadar güçlü hissettim.

Şimdi aradan aylar geçti. Hâlâ üç çocukla hayat zor; ama artık kendimi suçlu hissetmiyorum. Sofrada tabağıma koyduğum köfteyi kimse elimden alamaz.

Bazen düşünüyorum: Biz kadınlar neden hep kendimizi suçlu hissediyoruz? Neden başkalarının beklentilerine göre yaşamak zorundayız? Siz hiç sofrada kendi tabağınızdan vazgeçmek zorunda kaldınız mı?