Kırık Umutların Gölgesinde: Bir İstanbul Güncesi

“Yeter artık, Elif! Bu evde senin hayallerine yer yok!” Babamın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, elleriyle çay bardağını sımsıkı tutarken gözlerini yere indirdi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. İstanbul’un sabah trafiği camdan içeriye uğultu gibi dolarken, ben mutfağın ortasında, iki ateş arasında kalmıştım.

Bir gece önce, üniversiteden arkadaşım Zeynep’le Kadıköy’deki o eski kafede oturmuş, hayallerimizden bahsetmiştik. “Elif, senin ressam olmanı kim engelleyebilir ki?” demişti Zeynep. “Ailen mi? Toplum mu? Kendin mi?” O an cevap verememiştim. Ama şimdi, babamın öfkesiyle yüzleşirken, cevabın hepsi olduğunu anladım.

Babam için hayat, net çizgilerden ibaretti: iyi bir iş, düzgün bir evlilik ve toplumun onayladığı bir yaşam. Annem ise sessizce bana destek olmaya çalışsa da, onun da korkuları vardı. “Kızım,” dedi annem o sabah, babam odadan çıktıktan sonra, “babanı üzmek istemezsin. Ressamlıkla ne olacak ki? Aç mı kalacaksın?”

İçimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. O gün okula gitmek için evden çıktığımda, apartmanın merdivenlerinde komşumuz Ayşe Teyze’yle karşılaştım. “Elif kızım, annenle baban yine tartıştı mı?” diye sordu usulca. Gözlerim doldu ama gülümsemeye çalıştım. “Yok Ayşe Teyze, iyiler.”

Okulda derslere konsantre olamadım. Hocalarımın söyledikleri kulağıma uğultu gibi geliyordu. Sadece resim atölyesinde kendimi bulabiliyordum. Fırçamı tuvale her dokundurduğumda, içimdeki acıyı biraz olsun hafifletiyordum.

Bir hafta sonra, babam akşam yemeğinde bombayı patlattı: “Sana uygun bir kısmet var Elif. Mehmet’in annesiyle konuştum. Çocuk iyi bir mühendis. Sen de artık yaşını aldın.” Annem başını eğdi, ben ise donup kaldım. “Baba,” dedim titreyen bir sesle, “ben evlenmek istemiyorum. Ben resim yapmak istiyorum.”

Babam kaşığını masaya öyle bir bıraktı ki tabaklar sarsıldı. “Resimle mi karnını doyuracaksın? Biz seni okutuyoruz ki adam gibi bir hayatın olsun diye! Mehmet gibi birini bulmuşuz daha ne istiyorsun?”

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Zeynep’e mesaj attım: “Dayanamıyorum artık.” O da hemen aradı. “Elif, kaç gel benimle. Birlikte bir sergi açarız. Korkma!” dedi heyecanla. Ama ben korkuyordum; ailemin sevgisini kaybetmekten, toplumun dedikodusundan ve en çok da kendi hayallerimin peşinden gitmekten korkuyordum.

Ertesi gün Mehmet’le tanışmaya gittik. Mehmet düzgün biriydi ama gözlerinde bana dair hiçbir heyecan yoktu. Sohbet boyunca annesi sürekli bana altın takılardan, düğün salonlarından bahsetti. İçim daraldı. Eve dönerken annem sessizce elimi tuttu: “Kızım, mutlu olmanı isterim ama bazen hayat hayallerimizi değil gerçekleri seçmemizi ister.”

O gece rüyamda kendimi büyük bir sergi salonunda gördüm; duvarlarda kendi tablolarım asılıydı. İnsanlar hayranlıkla bakıyorlardı ama aralarında annemle babam yoktu. Uyandığımda gözyaşlarım yastığımı ıslatmıştı.

Bir sabah okula giderken vapurda yaşlı bir adam yanıma oturdu. Elinde eski bir kitap vardı. Bana dönüp gülümsedi: “Genç kızım,” dedi, “hayatta iki yol vardır: ya başkalarının istediği gibi yaşarsın ya da kendi yolunu çizersin. Ama unutma, her yolun bedeli vardır.”

O gün kararımı verdim. Akşam eve döndüğümde annem mutfakta yemek yapıyordu. Yanına gidip ellerini tuttum: “Anne,” dedim gözyaşları içinde, “ben kendi yolumu seçmek istiyorum. Ressam olacağım.” Annem uzun süre sustu, sonra gözlerime baktı: “Babanı ikna edebileceğini sanmıyorum ama ben senin yanındayım.”

Babamla konuşmak en zoruydu. Odaya girdiğimde televizyon izliyordu. Yanına oturdum: “Baba,” dedim kararlı bir sesle, “ben evlenmeyeceğim ve ressam olacağım.” Babam önce bana baktı, sonra öfkeyle kalktı: “Bu evde benim sözüm geçer! Eğer bu evde kalmak istiyorsan kurallara uyarsın!”

O gece eşyalarımı topladım ve Zeynep’in evine gittim. Annem kapıda bana sarıldı: “Kendine dikkat et kızım,” dedi sessizce ağlayarak.

Zeynep’le birlikte küçük bir atölye kiraladık. İlk başta işler zordu; paramız yoktu, çoğu zaman makarna yiyorduk ama mutluydum. İlk sergimi açtığımda annem gizlice geldi; gözleri dolu dolu bana sarıldı: “Seninle gurur duyuyorum,” dedi fısıltıyla.

Babam ise uzun süre benimle konuşmadı. Ama bir gün kapımız çaldı; elinde eski bir fotoğraf albümüyle gelmişti. Sessizce bana sarıldı ve sadece şunu söyledi: “Sen mutluysan ben de mutluyum.”

Şimdi bazen geceleri yıldızlara bakarken düşünüyorum: Hayallerimizin peşinden gitmek mi daha zor, yoksa başkalarının beklentilerine göre yaşamak mı? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi yolunuzu seçmeye cesaret edebilir miydiniz?