Otobüsün Ortasında Kırılan Hayat: Bir Yaz Günü ve Aile Sırları
“Anneanne, ne zaman gideceğiz? Çok sıcak!” diye bağırdı Ege, terden sırılsıklam olmuş tişörtünü çekiştirerek. Otobüsün motoru birden sustuğunda, içerideki herkesin yüzünde aynı şaşkınlık ve öfke vardı. Şoför, “Hanımlar, beyler, motor hararet yaptı. Biraz bekleyeceğiz,” dediğinde, yaşlı bir adam hemen atıldı: “Bu sıcakta beklenir mi? Belediyeye yazıklar olsun!”
Ben ise camdan dışarı bakıyordum. Sıcak asfaltın üstünde titreyen havayı izlerken, içimdeki başka bir sıcaklıkla savaşıyordum: Yıllardır konuşmadığım oğlum Murat’ın sesi kulaklarımda yankılandı. “Anne, seninle konuşmak istemiyorum artık. Hep kendi bildiğini okudun.”
O an torunlarımın ellerini tuttum. Ege ve Zeynep… Murat’ın çocukları. Onları bana emanet ettiğinden beri, oğlumla aramızdaki mesafe daha da büyümüştü. Herkesin içinde boğucu bir huzursuzluk vardı ama benim içimdeki fırtına çok daha büyüktü.
Yanımdaki kadın, “Hanımefendi, çocuklarınız çok uslu maşallah,” dedi. Gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. Çünkü onlar benim çocuklarım değildi; ben sadece onların anneannesiydim ve oğlumun bana bıraktığı emanetti. Murat’la aramızdaki kırgınlık, torunlarımı bana bırakıp gitmesiyle başlamıştı. “Bir süreliğine bakarsın,” demişti ama o süre hiç bitmedi.
Otobüsün içinde insanlar birbirine bağırıyor, camları açmaya çalışıyorlardı. Ege, “Anneanne, babam ne zaman gelecek?” diye sordu. İçimden bir şey koptu. “Bilmiyorum yavrum,” dedim sessizce. Çünkü gerçekten bilmiyordum. Murat’ı en son geçen bayramda telefonda duymuştum; sesi soğuktu, mesafeli…
Şoför kapıyı açınca herkes dışarı fırladı. Ben de torunlarımı alıp gölgeye geçtim. Zeynep yere oturdu, Ege ise bana sarıldı. O an gözlerim doldu; kimseye belli etmeden ağladım. Çünkü yıllardır içimde tuttuğum pişmanlıklar, bu sıcakta daha da ağır geliyordu.
Murat’la aramızdaki ilk kavga, onun üniversiteyi bırakmak istemesiyle başlamıştı. “Oğlum, oku, adam ol,” demiştim hep. O ise müzisyen olmak istiyordu. “Anne, ben senin gibi yaşamak istemiyorum!” diye bağırmıştı bir gün. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü.
Şimdi ise o duvarın gölgesinde torunlarımla oturuyordum; oğlumdan haber alamadan, onun çocuklarına annelik yapmaya çalışarak…
Yanımızda oturan genç bir kadın telefonuyla oynuyordu. Birden bana döndü: “Teyze, isterseniz belediyeyi arayalım, başka otobüs göndersinler.” Başımı salladım ama içimden geçen tek şey şuydu: Keşke hayatımda da başka bir otobüs gelseydi; başka bir yola sapabilseydim…
Ege yine sordu: “Babam bizi neden aramıyor?”
Ne cevap vereceğimi bilemedim. “Bazen büyükler hata yapar,” dedim sadece. Ama asıl hatayı ben yapmıştım; oğlumu anlamaya çalışmadan kendi doğrularımı ona dayatmıştım.
Birden telefonum çaldı. Arayan Murat’tı! Kalbim deli gibi atmaya başladı. Titreyen ellerimle açtım telefonu.
“Murat?”
“Anne… Çocuklar iyi mi?”
“İyiler oğlum… Otobüs bozuldu, biraz bekliyoruz.”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Murat’ın sesi titreyerek geldi:
“Anne… Ben… Özür dilerim.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. “Ben de özür dilerim oğlum… Seni anlamadığım için…”
Murat’ın sesi boğuk çıktı: “Anne… Dönmek istiyorum ama korkuyorum.”
“Ne olur gel oğlum… Her şey yeniden başlar belki…”
Telefon kapandıktan sonra Ege’ye sarıldım. Zeynep başını omzuma koydu. Otobüsün motoru hâlâ çalışmıyordu ama içimde bir umut kıpırdadı.
Bir saat sonra yeni bir otobüs geldi; herkes bindi ama ben hâlâ o eski otobüste kalmış gibiydim. Çünkü yıllardır taşıdığım yükleri ilk kez bırakmaya karar vermiştim.
Eve vardığımızda kapıda Murat’ı gördüm. Gözleri doluydu; bana sarıldı.
“Anne… Affet beni.”
“Sen de beni affet oğlum.”
O gün sadece otobüs değil, hayatımız da yeniden çalışmaya başladı.
Şimdi düşünüyorum da… Bir hata yüzünden yıllarımızı harcamaya değer mi? Siz olsanız ne yapardınız? Affetmek mi zor, yoksa gurur mu?