Bir İstanbul Akşamında: Anneliğim Yeter mi?
“Yine mi makarna pişirdin, Zeynep? Çocuklar protein görmeyecek mi bu evde?” Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılanırken, elimdeki tencereyi bırakıp derin bir nefes aldım. Yağmur camlara vuruyor, dışarıda karanlık bir İstanbul akşamı. İçeride ise annemin eleştirileriyle boğuşuyorum. Dört çocuğumdan en küçüğü, Elif, eteğime yapışmış, gözleriyle benden onay bekliyor. Büyük oğlum Murat ise odasında sessizce ders çalışıyor; ama biliyorum, kulakları bizde.
“Anne, elimden gelen bu. Maaşım yetmiyor, biliyorsun. Biraz anlayış göster lütfen,” dedim, sesim titreyerek. Annem Gülten ise gözlerini devirdi, dudaklarını büzdü. “Senin zamanında ben üç çocuk büyüttüm, hiç böyle şikayet etmedim. Her şeyin kolayı var artık, ama siz gençler hep şikayet!”
İçimde bir öfke kabarıyor ama bastırıyorum. Çünkü biliyorum, annem de kendi zamanında çok çekti. Ama o zamanlar başka bir Türkiye vardı; şimdi ise markete her gittiğimde fiyatlar uçmuş, çocukların istekleriyle cüzdanım arasında sıkışıp kalıyorum.
Akşam yemeği masasında sessizlik hâkim. Eşim Cemal işten geç geldiği için yorgun ve suskun. Çocuklar tabağındaki makarnayla oynuyor. Birden Murat başını kaldırıyor: “Anne, okulda herkes yeni ayakkabı aldı. Benimkiler eskidi.”
Yutkunuyorum. “Bakarız oğlum,” diyorum ama içimden ağlamak geliyor. Çünkü biliyorum ki bu ay ayakkabı almak imkânsız.
Annem yine lafa giriyor: “Çocukların isteklerini karşılayamıyorsan neden bu kadar çocuk yaptın?”
O an içimde bir şeyler kırılıyor. Gözlerim doluyor ama ağlamamaya çalışıyorum. Elif bana sarılıyor, “Anne üzülme,” diyor minik sesiyle.
O gece herkes uyuduktan sonra mutfağa gidip sandalyeye oturuyorum. Ellerim titriyor. Kendi kendime soruyorum: Gerçekten iyi bir anne miyim? Çocuklarımın gözlerinde yetersiz mi görünüyorum? Annemin sözleri beynimde yankılanıyor.
Bir hafta sonra Murat’ın okulunda veli toplantısı var. Müdür, “Murat çok zeki ama son zamanlarda dalgın,” diyor. Eve dönerken yağmur yağıyor yine. Otobüste camdan dışarı bakarken gözyaşlarım süzülüyor yanaklarımdan. Kendimi suçlu hissediyorum; acaba Murat’ın dalgınlığı benim yetersizliğimden mi?
Eve geldiğimde annem yine salonda oturuyor, televizyonun sesi açık. “Ne oldu suratın asık?” diye soruyor. “Bir şey yok,” diyorum ama sesim çıkmıyor.
O gece Cemal’le tartışıyoruz. “Sen de hep annene kulak asıyorsun! Biraz da bana destek ol!” diyorum. O ise başını öne eğiyor: “Ben de yoruldum Zeynep, işte işler iyi gitmiyor.”
Birbirimize sarılmadan uyuyoruz o gece.
Ertesi sabah Elif ateşleniyor. Hastaneye götürüyorum; doktor antibiyotik yazıyor ama reçetedeki ilaç pahalı. Eczanede kartımı uzatırken limit yetersiz diyor kasiyer. O an yer yarılsa da içine girsem diyorum.
Eve döndüğümde annem kapıda bekliyor: “Ne oldu?”
“İlaç alamadım anne.”
“Benim emekli maaşımdan al,” diyor ve cüzdanını uzatıyor. O an gözlerim doluyor; annemin sevgisi bazen böyle sessizce geliyor.
Akşam çocuklar uyurken annem yanıma geliyor. “Bak kızım,” diyor, “ben de gençken çok zorlandım. Ama annelik böyle bir şey işte; bazen her şeyi doğru yapsan da kendini eksik hissedersin.”
O an anlıyorum ki annem de kendi sevgisini böyle gösteriyor; eleştirerek değil, aslında koruyarak.
Bir hafta sonra Murat eve koşarak geliyor: “Anne! Matematik sınavından en yüksek notu ben aldım!” Gözlerim doluyor, ona sarılıyorum.
O akşam sofrada herkes gülüyor; makarna yine var ama bu kez yanında annemin yaptığı köfte de var.
Hayatın zorlukları bitmiyor ama ailemle birlikte olduğumda her şey biraz daha kolay geliyor.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendinizi yetersiz hissettiniz mi? Anneliğin ya da babalığın yükü altında ezildiğiniz oldu mu?