“Senin Paran Var, Kardeşinin Düğününü Sen Öde!”: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı
“Elif, hemen eve geliyorsun! Konuşmamız lazım!” Annemin sesi telefonda öyle sert ve kararlıydı ki, elimdeki çay bardağı titredi. Ofisteki masamda, patronumun gözleri üzerimdeyken, annemin bu ani talebine nasıl karşılık vereceğimi bilemedim. “Anne, toplantıdayım. Şu an çıkamam,” diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Ne demek çıkamazsın? Kızım, ailen senden bir şey istiyor! Senin için mi çalışıyoruz bunca yıl?” Annemin sesi yükseldi, ofisteki herkes dönüp bana baktı. Yutkundum. “Anne, sonra konuşalım lütfen,” dedim ve telefonu kapattım. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı bile.
O gün işten eve dönerken, kafamda annemin sözleri yankılanıyordu. Yıllardır İstanbul’da kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyordum. Bankada çalışıyor, kira ödüyor, hayatımı zar zor idare ediyordum. Ama ailem için hâlâ küçük Elif’tim; ne zaman ihtiyaçları olsa, ilk aradıkları kişi ben oluyordum.
Eve vardığımda telefonum tekrar çaldı. Bu kez arayan ablam Zeynep’ti. “Elif, annem çok sinirli. Lütfen arayıp gönlünü al,” dedi. “Ne oldu ki?” dedim yorgun bir sesle. “Bilmiyorum, ama sanırım bu sefer ciddi. Düğün için para lazım diyor.”
İşte o an anladım. Küçük kız kardeşim Derya evleniyordu ve ailemin gözünde bu düğünün tüm masraflarını karşılamak bana düşüyordu. Çünkü ben çalışıyordum, çünkü benim param vardı.
Ertesi gün annemin evine gittim. Kapıdan girer girmez annem beni karşısına aldı. “Bak kızım,” dedi, “Derya’nın düğünü yaklaşıyor. Babası emekli maaşıyla ancak evi geçindiriyor. Zeynep’in de iki çocuğu var, durumu ortada. Sen ise iyi bir işte çalışıyorsun. Kardeşinin düğününü sen ödeyeceksin.”
Bir an sustum. İçimde bir öfke kabardı ama sesimi çıkaramadım. “Anne, ben de kira ödüyorum, borçlarım var,” dedim usulca. Annem elini masaya vurdu: “Senin borcun mu olurmuş? Bak, Derya’nın hayalleri var! Sen de ablasısın, elini taşın altına koyacaksın!”
Babam köşede sessizce oturuyordu. Göz göze geldik; bakışlarında çaresizlik vardı. O an çocukluğumdan beri süregelen adaletsizliği hissettim: Ne zaman bir şey olsa, hep ben sorumlu tutulurdum. Zeynep evlendiğinde de çeyizini ben almıştım; Derya üniversiteye başladığında harçlığını ben göndermiştim.
Derya ise mutfakta sessizce çay dolduruyordu. Yanına gittim. “Derya, sen ne düşünüyorsun?” dedim. Gözlerini kaçırdı: “Ablacığım, ben istemedim böyle olsun… Ama annem çok istiyor büyük bir düğün.”
O gece eve döndüğümde ağladım. Kendimi yalnız ve çaresiz hissettim. Ailemin gözünde sadece bir cüzdan mıydım? Kendi hayallerim, kendi ihtiyaçlarım hiç mi önemli değildi?
Bir hafta boyunca annemden sürekli mesajlar geldi: “Kızım, düğün salonu için kapora lazım.” “Elif, gelinlik bakmaya gidiyoruz, sen de gel.” “Kardeşinin yüzünü kara çıkarma!”
Patronum bile yüzüme bakıp “Bir sorun mu var?” diye sorduğunda gözlerim doldu. “Yok,” diyebildim sadece.
Bir akşam Zeynep aradı: “Elif, annem seni çok üzdü biliyorum ama… Biz de çaresiziz. Sen olmasan bu düğün olmaz.”
O an patladım: “Peki ya ben? Benim hayatım ne olacak? Hepiniz benden bir şeyler bekliyorsunuz ama kimse bana ‘Nasılsın?’ diye sormuyor!”
Telefonun ucunda sessizlik oldu.
Düğün günü yaklaştıkça üzerimdeki baskı arttı. Annem her fırsatta bana sitem ediyor, Derya ise suçlulukla gözlerini kaçırıyordu.
Bir gün iş çıkışı eve dönerken bankamatikte kartımı sokup bakiyeme baktım: Hesabım neredeyse sıfırlanmıştı. Tüm birikimimi aileme vermiştim ve şimdi kendime bile yetemiyordum.
O gece annemi aradım: “Anne, artık yapamıyorum. Kendi hayatımı kurmak istiyorum. Sizi seviyorum ama bu yükü daha fazla taşıyamam.”
Annem önce sustu, sonra ağlamaya başladı: “Biz sana güvenmiştik Elif… Bizi yalnız bırakma!”
Telefonu kapattığımda içimde hem bir hafiflik hem de büyük bir suçluluk vardı.
Düğün günü geldiğinde salona gitmedim. O gün evde tek başıma oturup eski fotoğraflara baktım; çocukluğumdan beri üzerime yüklenen sorumlulukları düşündüm.
Akşam Derya aradı: “Ablacığım… Keşke yanında olsaydın,” dedi ağlayarak.
“Ben de isterdim Derya… Ama bazen insan kendi sınırlarını çizmek zorunda kalıyor,” dedim.
Şimdi düşünüyorum da… Aile olmak fedakarlık mı demek? Yoksa herkesin kendi hayatını kurmasına izin vermek mi? Siz olsanız ne yapardınız?