Çocukluk Rakipleri: Bir Umudun Hikayesi

“Sen hâlâ aynı mısın, Burak?” Emre’nin sesi, akşamın serinliğinde eski evimizin önünde yankılandı. O an, yıllardır kaçtığım çocukluğumun gölgesiyle yüzleştiğimi anladım. Annemin pencereden bakan endişeli gözleri, babamın içeriden gelen öksürüğü… Her şey bir anda üzerime çöktü.

Emre’yle çocukken ayrılmazdık. Aynı tarlada çalışır, aynı derede yüzerdik. Ama lise yıllarında, babamın “Sen okuyacaksın Burak, bu köyden bir sen çıkarsın” baskısıyla ben kasabaya okumaya gittim. Emre ise köyde kaldı, ailesinin işine yardım etti. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Ne zaman köye dönsem, Emre bana ya mesafeli ya da alaycı davranırdı. Ben de gururuma yediremeyip ona yaklaşmazdım.

O akşam, annem sofrayı hazırlarken Emre bahçeye girdi. Annem hemen telaşlandı: “Oğlum, Emre’yi de çağır sofraya.” Babam ise sessizce çayını karıştırdı. Emre masaya oturduğunda, göz göze geldik. Bir an çocukluğumuzdaki o saf dostluğu hissettim ama hemen ardından aramıza giren yılların ağırlığı çöktü.

“Kasabada hayat nasıl?” diye sordu Emre, sesi biraz kırgın biraz da meraklıydı.

“İyi işte, çalışıyoruz. Sen nasılsın?” dedim. O an annem lafa girdi: “Emre geçen ay traktör aldı, tarlaları büyütüyor.” Babam ise başını kaldırmadan “Herkes kendi yolunda” dedi.

Sofrada sessizlik oldu. Herkesin içinde bir şeyler birikmişti ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Yemekten sonra Emre’yle bahçede yalnız kaldık. O an patladı:

“Biliyor musun Burak, hep senin gibi olmak istedim. Okuyup büyük adam olacaksın sandım. Ama sen de döndün dolaştın yine buradasın.”

Sözleri içimi acıttı. “Ben de hep senin gibi cesur olmayı istedim,” dedim. “Köyde kalıp her şeye rağmen ayakta durmak kolay mı sanıyorsun?”

Emre gözlerini kaçırdı. “Babam hastalandıktan sonra başka şansım yoktu. Ama senin seçme şansın vardı.”

O an anladım ki, ikimiz de birbirimizin hayatını kıskanmıştık ama bunu hiç konuşmamıştık. Yıllarca birbirimizi rakip görüp içten içe kırılmıştık.

O gece uyuyamadım. Annemin odama gelip başucuma oturmasıyla irkildim.

“Oğlum,” dedi fısıltıyla, “Emre seni çok severdi. Sen gidince yalnız kaldı. Belki de ikiniz de birbirinizi yanlış anladınız.”

Sabah erkenden kalkıp Emre’nin evine gittim. Kapıyı annesi açtı, gözleri doluydu.

“Emre tarlada,” dedi kısık sesle.

Tarlaya yürüdüm. Emre traktörün başında çalışıyordu. Beni görünce durdu.

“Dün gece düşündüm,” dedim ona yaklaşırken, “Belki de birbirimize haksızlık ettik.”

Emre başını eğdi: “Ben de düşündüm. Belki de dostluk dediğin şey, her şeye rağmen yanında olabilmekmiş.”

Birbirimize sarıldık. O an yılların yükü üzerimizden kalktı sanki.

Köye döndüğümde babam kapıda bekliyordu.

“Barıştınız mı?” diye sordu sertçe.

“Evet baba,” dedim kararlı bir sesle, “Artık geçmişi bırakıyoruz.”

Babam ilk defa gülümsedi: “İyi yaptınız oğlum. İnsan en çok çocukluk arkadaşına küsermiş ama en çok da ona ihtiyaç duyarmış.”

O günden sonra Emre’yle aramızda yeni bir sayfa açıldı. Tarlada birlikte çalıştık, köydeki gençlere örnek olduk. Annem her fırsatta “Bakın işte gerçek dostluk budur,” derdi.

Ama içimde hâlâ bir soru var: Acaba herkes geçmişteki kırgınlıklarını bırakıp yeniden başlayabilir mi? Siz olsanız eski bir dostunuza el uzatabilir miydiniz?