Bir Fırtına Gecesi: Annemle Sığındığımız Küçük Banyoda
“Anne, yine mi?” diye fısıldadım, gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken. Annem, titreyen elleriyle beni kucağına aldı, eski yün battaniyemizi omuzlarıma sardı ve hızla banyoya sürükledi. Dışarıda gök gürültüsü öyle bir patladı ki, sanki apartmanın çatısı başımıza yıkılacak sandım. Annem kapıyı kapatırken, içerideki loş ışıkta yüzündeki endişeyi gördüm. “Korkma yavrum, geçecek,” dedi ama sesi titriyordu.
Banyoda, plastik bir tabureye oturduk. Annem beni kucağına aldı, saçlarımı okşadı. Her fırtına gecesi aynı ritüel: Banyoya sığınmak, çünkü annem hep der ki, “Burası en güvenli yer.” Ama ben biliyorum; asıl korkumuz gök gürültüsü değil. Asıl korkumuz, babamın bir daha dönmeyecek olması.
Babam üç yıl önce bir sabah evden çıktı ve bir daha gelmedi. Önce iş bulmak için gittiğini söyledi annem. Sonra aramalar azaldı, umutlar tükendi. Komşular fısıldaşmaya başladı: “Yasemin Hanım’ın kocası başka bir kadınla kaçmış diyorlar.” Annem bu lafları duymazdan gelirdi ama ben duyardım. Herkesin gözünde acıma vardı.
Fırtına şiddetlendikçe annemin nefesi hızlandı. “Anne, babam neden bizi bıraktı?” dedim birden. Annem sustu, gözleri doldu. “Bazen insanlar kaçmak ister oğlum,” dedi yavaşça. “Ama biz birbirimize yeteriz.”
O an annemin ne kadar yalnız olduğunu hissettim. İstanbul’un kenar mahallesinde, rutubetli bir apartman dairesinde, her şeyden saklanarak yaşıyorduk. Annem gündüzleri temizliklere gidiyor, ben ise okula gidip geliyordum. Okulda arkadaşlarım yeni ayakkabılarıyla övünürken ben eski spor ayakkabılarımı saklamaya çalışıyordum. Öğretmenim Zeynep Hanım bazen bana fazladan sandviç verirdi; annem duymasın diye cebime gizlice koyardı.
Bir keresinde okuldan dönerken yağmur bastırdı. Eve geldiğimde annemi mutfakta ağlarken buldum. Elinde babamın eski gömleği vardı. “Anne, neden ağlıyorsun?” dedim. “Soğan doğruyorum oğlum,” dedi ama gözyaşları soğandan değildi.
Fırtına dinmek bilmedi o gece. Banyoda otururken annemle aramızda sessiz bir anlaşma vardı: Korkularımızı konuşmayacağız. Ama ben içimdeki soruları susturamıyordum. “Anne, babam geri gelirse ne yapacaksın?” diye sordum. Annem derin bir nefes aldı. “Belki affederim, belki de kapıyı açmam,” dedi. “Ama senin için her şeyi yaparım.”
Birden elektrikler kesildi. Karanlıkta annemin elini daha sıkı tuttum. Dışarıdan komşuların sesleri geliyordu: Bir çocuk ağlıyor, bir kadın dua ediyordu. O an anladım ki bu şehirde yalnız olan sadece biz değildik.
Sabah olduğunda fırtına dinmişti ama içimdeki kasvet geçmemişti. Annem yorgun gözlerle kahvaltı hazırladı: Bir dilim ekmek, biraz peynir ve çay. “Bugün okulda iyi ol,” dedi bana. “Kimseye boyun eğme.”
Okula giderken yolda komşumuz Ayşe Teyze’ye rastladım. “Annen nasıl?” diye sordu merakla. “İyi,” dedim kısaca. Herkesin merakı aslında acımızı deşmek içindi; bunu biliyordum.
Okulda teneffüste arkadaşlarım futbol oynarken ben kenarda oturdum. İçimde bir öfke vardı; babama, hayata, bu şehre… Zeynep Hanım yanıma geldi, “Neden oynamıyorsun?” dedi. Omuz silktim. “Bazen insanın canı istemez,” dedim.
O gün okuldan dönerken marketin önünde babama benzeyen bir adam gördüm. Kalbim deli gibi attı; koşup sarılmak istedim ama adam bana bakmadan uzaklaştı. O an anladım ki babam artık sadece bir hayaldi.
Akşam eve geldiğimde annem yine yorgundu ama gülümsedi bana. “Bugün güzel geçti mi?” diye sordu. “Geçti,” dedim ama içimde fırtına dinmemişti.
Gece olunca yine yağmur başladı. Annemle birlikte pencerenin önüne oturduk, dışarıya baktık. “Biliyor musun anne,” dedim, “ben büyüyünce seni hiç bırakmayacağım.” Annem gözlerime baktı, ağlamamak için kendini zor tuttu.
Hayat bazen insanı en küçük odalara hapseder; bazen de en büyük korkularla baş başa bırakır. Biz o küçük banyoda birbirimize sarılarak hayatta kaldık.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç en büyük korkunuzla küçücük bir odada baş başa kaldınız mı? Ya da bir gün biri sizi terk ederse, affedebilir misiniz?