Bir Gelinin Sessiz Çığlığı: Tezgahta Kırılan Hayaller
“Senin gibi bir gelinim olduğu için çok şanslıyım, Zeynep,” dedi Gülseren Hanım, sofrada herkesin önünde gülümseyerek. O an boğazıma bir yumru oturdu. Gözlerim masadaki tabaklara kaydı, ellerim titredi. Herkesin önünde bana methiyeler düzüyor, ama mutfakta yalnız kaldığımızda yüzü birden asılıyor, sesi buz gibi keskinleşiyordu: “Senin yüzünden oğlumun hayatı mahvoldu, haberin var mı?”
Dört yıl önce, Ali’yle evlendiğimde hayallerim vardı. Kendi ailemden kopup yeni bir yuvaya adım atarken, içimde umut dolu bir heyecan vardı. Ama daha ilk haftadan itibaren Gülseren Hanım’ın gerçek yüzüyle tanıştım. Oğlunun yanında bana sarılıp “Kızım” diyen kadın, Ali işe gidince bana evde hizmetçi muamelesi yapmaya başladı. “Şu perdeleri yıka, camları sil, yemekleri şöyle yap…” Her gün yeni bir emir, yeni bir eleştiri.
Bir gün annemi arayıp ağladım: “Anne, burada çok zorlanıyorum. Ne yapsam yaranamıyorum.” Annem sustu, sonra kısık sesle, “Evlat, sabret. Her gelin biraz çeker,” dedi. Ama ben her geçen gün biraz daha eziliyordum.
Ali’ye anlatmaya çalıştım: “Sen yokken annen bana çok kötü davranıyor.” Ali önce inanmadı. “Annem öyle biri değil Zeynep, abartıyorsun,” dedi. Sonra bir gün işten erken geldiğinde mutfakta Gülseren Hanım’ın bana bağırdığını duydu. O an yüzü bembeyaz oldu. Ama annesine karşı çıkamadı. “Zeynep, annem yaşlı, biraz sabret,” dedi yine.
Her bayramda, her aile toplantısında Gülseren Hanım’ın ikiyüzlülüğü daha da belirginleşti. Misafirlerin yanında bana övgüler yağdırıyor, “Zeynep olmasa bu ev dağılır,” diyordu. Ama misafirler gidince, “Senin yüzünden komşulara rezil oldum,” diye azar işitiyordum.
Bir gün komşumuz Ayşe Abla kapıyı çaldı. “Kızım, iyi misin? Gözlerin şişmiş,” dedi. Dayanamadım, gözyaşlarım aktı. “Ayşe Abla, ben burada boğuluyorum,” dedim. O da başını salladı: “Gülseren Hanım’ın huyunu herkes bilir ama kimse yüzüne söyleyemez.”
En çok da Ali’nin sessizliği canımı acıtıyordu. Bir gece yatakta sırtımı ona döndüm ve fısıldadım: “Beni hiç anlamıyor musun?” O ise sadece derin bir iç çekti.
Bir gün dayanamadım, Gülseren Hanım’a karşı çıktım: “Lütfen artık bana böyle davranmayın!” dedim. Yüzü kıpkırmızı oldu, sesi titredi: “Sen bana nasıl böyle konuşursun? Ben bu evin büyüğüyüm!” O günden sonra aramızdaki savaş daha da şiddetlendi.
Ali’nin ailesiyle arası açıldı. Kayınpederim bile bana soğuk davranmaya başladı. Evdeki huzur tamamen kayboldu. Her sabah uyanırken içimde bir korku vardı: Bugün yine neyle suçlanacağım?
Bir gün işten eve döndüğümde annem aradı: “Zeynep, baban hastaneye kaldırıldı.” O an dünyam başıma yıkıldı. Apar topar memlekete gittim. Babamın yanında kalmak istedim ama Gülseren Hanım sürekli arayıp baskı yaptı: “Evine dön, oğlum yalnız kaldı.” Babam hastayken bile huzur vermedi.
Babam vefat ettiğinde Ali yanımda değildi; annesi izin vermemişti: “Oğlumun işi var,” demişti telefonda soğuk bir sesle. O an içimdeki sevgi kırıntıları da öldü.
Dönüşte Ali’ye gözyaşları içinde bağırdım: “Senin ailen mi ben mi?” Ali sustu, gözlerini kaçırdı. O gece ilk defa boşanmayı düşündüm.
Bir sabah Gülseren Hanım mutfakta yine beni suçlarken dayanamadım: “Ben artık yokum!” dedim ve kapıyı çarpıp çıktım. Annemin evine döndüm. Günlerce ağladım. Ali aradı, özür diledi ama hiçbir şey değişmedi.
Şimdi kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum. Hayatımı yeniden kurmak zor ama en azından artık nefes alabiliyorum.
Bazen geceleri kendi kendime soruyorum: Bir kadının en büyük düşmanı yine başka bir kadın mı olmalıydı? Siz olsaydınız ne yapardınız?