Bir Veda, Bir Başlangıç: Sevdiğim Kayınvalidemle Son Günüm

“Yine mi gitti, Zeynep?” Nermin Hanım’ın sesi, mutfağın eski fayanslarında yankılandı. Elindeki ince belli bardak titredi, çaydanlığın buharı gözlüklerini buğuladı. O an, içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. “Evet anne, yine gitti,” dedim. Sesim çatallandı, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Bu sefer dönmeyecek gibi.”

Nermin Hanım, bana doğru yaklaştı. Elini omzuma koydu, parmakları sıcak ve güven vericiydi. “Kızım, erkekler bazen böyle olur. Ama sen güçlüsün. Unutma, bu evde yalnız değilsin.”

Ama ben yalnızdım. Kocam Murat, yine bir bahaneyle evi terk etmişti. İşte yoğunluk, trafikte kalmak, arkadaşlarla buluşmak… Oysa biliyordum; aramızdaki mesafe her geçen gün büyüyordu. Annem yıllar önce vefat ettiğinde, bana annelik yapan Nermin Hanım’dı. Şimdi ise onun da gözlerinde yorgunluk vardı.

O gün evde bir telaş vardı. Nermin Hanım’ın doğum günüydü ve ben ona en sevdiği havuçlu keki yapmıştım. Ama içimde bir burukluk vardı; Murat’ın gelmeyeceğini biliyordum. Akşam sofrada herkesin yüzü asıktı. Kayınpederim Halil Bey, gazeteyi katlayıp köşeye bıraktı. “Murat yine yok mu?” dedi sertçe.

Nermin Hanım hemen araya girdi: “Halil, bırak çocuğu. Belki işi vardır.”

Ama Halil Bey’in sesi yükseldi: “Her gün işi mi olur? Zeynep’i bu evde yalnız bırakmaya hakkı yok!”

O an sofrada bir sessizlik oldu. Ben başımı eğdim, gözyaşlarımı tutmaya çalıştım. Nermin Hanım elimi tuttu, “Kızım, ağlama. Her şey düzelir,” dedi fısıltıyla.

Ama o gece hiçbir şey düzelmedi. Murat eve gelmedi. Telefonunu açmadı. Ben ise sabaha kadar Nermin Hanım’ın yanında oturdum. Bana çocukluğundan hikâyeler anlattı; savaş yıllarını, yokluğu, Halil Bey’le nasıl tanıştıklarını…

“Biliyor musun Zeynep,” dedi bir ara, “ben de gençken çok ağladım. Halil’in annesi beni istemedi başta. Ama sabrettim. Aile olmak kolay değil.”

O an ona sarıldım. İçimdeki boşluk biraz olsun doldu.

Ertesi sabah Nermin Hanım aniden fenalaştı. Yıllardır kalp hastasıydı ama hiç bu kadar kötü olmamıştı. Ambulans çağırdık; Halil Bey panikledi, ben ellerim titreyerek Nermin Hanım’ın elini tuttum.

Hastanede saatler geçmek bilmedi. Doktorlar yoğun bakımda olduğunu söylediler. Halil Bey dua etti, ben ise Murat’a ulaşmaya çalıştım ama telefonuna hâlâ cevap vermiyordu.

O gece hastane koridorunda Nermin Hanım’ı beklerken, Halil Bey’le ilk defa açık açık konuştuk.

“Zeynep,” dedi gözleri dolu dolu, “ben oğluma hiç böyle olmasını istemedim. Senin gibi bir gelinim olduğu için hep şükrettim.”

Ben de ona döndüm: “Biliyorum amca… Ama Murat artık başka biri oldu. Sanki bu evde nefes alamıyor.”

Halil Bey başını öne eğdi: “Belki de biz fazla karıştık hayatınıza.”

O an içimde bir öfke yükseldi ama sustum. Çünkü suçlayacak kimsem yoktu.

Sabaha karşı doktor geldi; Nermin Hanım’ı kaybetmiştik.

Dünya başıma yıkıldı. O an Murat geldi hastaneye; yüzü solgun, gözleri şişmişti.

“Anne…” diye fısıldadı kapının önünde diz çökerek.

Ona sarılmak istedim ama aramızda görünmez bir duvar vardı artık.

Cenaze günü herkes ağlıyordu ama ben donuk bir şekilde etrafa bakıyordum. Komşular başsağlığı diledi, akrabalar sarıldı ama hiçbir şey hissetmiyordum.

O akşam evde yalnız kaldık Murat’la. Sessizce oturduk karşılıklı.

“Murat,” dedim sonunda, “neden hep kaçıyorsun?”

Başını kaldırmadı: “Bilmiyorum Zeynep… Annem hasta diye eve gelmekten korktum belki de.”

İçimde biriken öfke patladı: “Ben de korkuyorum! Ama buradaydım! Sen neredeydin?”

Murat sustu, gözlerinden yaşlar aktı.

O gece ilk defa her şeyi konuştuk; geçmişimizi, korkularımızı, annesinin gölgesinde yaşamanın ağırlığını…

Günler geçti, ev sessizliğe büründü. Halil Bey içine kapandı; Murat işe gömüldü; ben ise mutfakta Nermin Hanım’ın tariflerini yapmaya başladım. Onun eski defterini buldum; sayfalarında notlar, küçük nasihatler vardı:

“Kızım Zeynep’e: Hayat bazen acımasız olur ama sen hep gülümse.”

Her satırda ağladım ama sonra bir karar verdim: Bu evde Nermin Hanım’ın sevgisini yaşatacaktım.

Bir gün Murat işten geldiğinde ona eski defteri gösterdim.

“Bak,” dedim, “annenin bize bıraktığı en değerli miras bu.”

Murat defteri okurken ağladı; ilk defa birlikte yas tuttuk.

Aylar geçti; acımız hafifledi ama eksikliği hiç geçmedi.

Şimdi mutfakta otururken bazen kendi kendime soruyorum:

“Bir insanı kaybetmek mi daha zor, yoksa onun yokluğuna alışmak mı?” Sizce hangisi daha ağır? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.