Bir Adım Kaldı: Boşanmanın Eşiğinde Bir Hayat
“Yeter artık, Zeynep! Her seferinde aynı bahaneler… Senin için hiçbir zaman öncelik olmadım!” diye bağırdı Serkan, mutfağın kapısında öfkeyle bana bakarken. Ellerim titriyordu, çaydanlığı ocağa bırakırken neredeyse yere düşürecektim. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Serkan, lütfen… Sadece bir hafta. Annem çok hasta, köye gitmem lazım. Sen de gel, birlikte olalım,” dedim yalvarırcasına. Ama Serkan başını iki yana salladı, yüzünde bıkkın bir ifade vardı. “Benim işim var, biliyorsun. Hem senin ailenden bıktım artık! Her seferinde onların sorunlarıyla uğraşıyoruz.”
İşte o an anladım; evliliğimizin sonuna bir adım kalmıştı. İçimde bir boşluk hissettim. Sanki yıllardır üstüme üstüme gelen sorunlar, şimdi boğazıma sarılmıştı. Annem Hatice Hanım’ın hastalığı, babamın vefatından sonra köyde tek başına kalması… Ve Serkan’ın bana olan uzaklığı. İstanbul’da evlendiğimizde her şey çok güzeldi; umut doluyduk, hayallerimiz vardı. Ama zamanla Serkan’ın ailesiyle aramda hep bir mesafe oldu. Onlar beni hiçbir zaman tam olarak kabul etmedi, ben de onların dünyasına giremedim.
Köydeki evimizde annemle baş başa kaldığımda, çocukluğumun kokusu sinmiş duvarlara yaslandım. Annem yatağında halsiz yatarken, bana bakıp “Kızım, Serkan gelmedi mi yine?” diye sordu. Gözlerimi kaçırdım. “İşi varmış anne,” dedim sessizce. Annem derin bir iç çekti. “Bak kızım, evlilik kolay değil. Ama insan bazen kendi mutluluğunu da düşünmeli.”
O gece annemin başucunda otururken, geçmişte yaşadığım her şeyi düşündüm. Babamın ölümünden sonra annemin nasıl güçlü durduğunu, köydeki dedikoduları nasıl göğüslediğini… Ve ben? Ben şehirde modern bir hayat kurmaya çalışırken, köklerimi unutmuş muydum? Serkan’la aramızdaki mesafe büyüdükçe, kendimi daha yalnız hissetmeye başlamıştım.
Ertesi sabah köy meydanında eski arkadaşım Ayşe’yle karşılaştım. “Zeynep, seni burada görmek ne güzel! Ama yüzün hiç gülmüyor,” dedi sarılırken. Ona her şeyi anlatmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece “Her şey yolunda,” diyebildim. O an Ayşe’nin gözlerinde anlayış gördüm; sanki o da aynı acıyı yaşamıştı.
Akşam eve döndüğümde annem ağlıyordu. Yanına oturdum, elini tuttum. “Kızım, ben ölürsem ne yapacaksın? İstanbul’a mı döneceksin? Serkan’la ne olacak?” dedi titrek sesiyle. O an içimdeki duvarlar yıkıldı. “Bilmiyorum anne… Bilmiyorum,” dedim gözyaşlarımla.
Bir hafta boyunca annemin yanında kaldım. Her gün Serkan’ı aradım ama ya açmadı ya da kısa konuştu. Sonunda bir akşam telefonum çaldı; Serkan’dı. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu soğuk bir sesle. “Annem biraz daha iyi olana kadar buradayım,” dedim. “Zeynep, bu böyle gitmez! Ya aileni seçersin ya da beni!” dedi ve telefonu kapattı.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin nefes alışverişini dinledim, çocukluğumun anılarını düşündüm. Serkan’la geçirdiğim güzel günleri hatırladım ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sabah olduğunda kararımı vermiştim.
Annemin elini tuttum, gözlerinin içine baktım. “Anne, ben artık mutlu değilim. Serkan’la olmuyor… Belki de ayrılmak en doğrusu,” dedim titreyen bir sesle. Annem gözyaşlarını sildi, bana sarıldı. “Kızım, hayat senin hayatın. Kimse için kendini feda etme,” dedi.
İstanbul’a döndüğümde ev bomboştu. Serkan eşyalarını toplamış, gitmişti bile. Masanın üstünde bir not vardı: “Belki de ikimiz için de en iyisi bu.” O an içimde hem bir rahatlama hem de büyük bir hüzün hissettim.
Şimdi burada, annemin köy evinde oturmuş pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: İnsan ne zaman kendi yolunu seçmeli? Aile için mi yaşamalı, yoksa kendi mutluluğu için mi? Siz olsanız ne yapardınız?