Affetmeyen Bir Anne: Bir Doğum Gününde Yüzleşme

— Anne, hazır mısın? Taksici aşağıda bekliyor! — Zeynep’in sesi koridordan yankılandı.

Elimde titreyen rujumu aynanın önünde bırakıp derin bir nefes aldım. Gri ceketimin yakasını düzelttim, saçlarımı bir kez daha taradım. Bugün kızımın otuzuncu doğum günü. Sekiz yıl sonra ilk kez birlikte kutlayacağız. Oysa içimdeki fırtına dinmiyor. Zeynep’in affettiği şeyleri ben hâlâ affedemedim.

— Geliyorum kızım! — dedim, ama ayaklarım yerinden kalkmıyor. Aynadaki yansımama baktım: Yorgun, kırışık gözler, çatık kaşlar… Zeynep’in çocukluğundaki neşeli annesi değilim artık. O eski Halime’yi çoktan kaybettim.

Zeynep kapıda belirdi. Saçlarını at kuyruğu yapmış, üstünde sade bir elbise var. Eskiden asi, renkli saçlı, piercingli bir gençti. Şimdi ise olgun, sakin… Ama gözlerinde hâlâ o eski isyanın izleri var.

— Anne, hadi! Geç kalacağız. — dedi sabırsızca.

Çantamı aldım, kapıyı kilitledim. Asansörde sessizlik vardı. Zeynep telefonunu kurcalıyor, ben ise ellerimi sıkıca birbirine kenetlemişim. Aşağıda taksi bekliyor. Şoförün adı Mehmet; her zamanki gibi radyoda arabesk çalıyor.

— Nereye gidiyoruz? — diye sordum.

— Sürpriz! — dedi Zeynep ve göz kırptı.

Taksinin camından dışarı bakarken İstanbul’un gri binaları, kalabalık sokakları akıp gidiyor. Her köşe başında bir anı… Zeynep’in babasıyla ilk tanıştığımız kafe, onun ilkokuluna gittiğimiz yol, hastane… Ve sekiz yıl önceki o gece…

O geceyi unutamıyorum. Zeynep on sekiz yaşındaydı. Gece yarısı eve sarhoş geldi. Babasıyla kavga ettiler; bağırışlar, kırılan tabaklar… Sonra Zeynep kapıyı çarpıp gitti. O gidiş, sekiz yıl sürdü. O gece babası kalp krizi geçirdi ve hastaneye yetişemeden öldü. Ben ise Zeynep’i suçladım. Onu aramadım, sormadım. O da dönmedi.

Geçen yıl bir sabah kapı çaldı. Karşımda Zeynep… Gözleri dolu dolu, elleri titrek.

— Anne… Affet beni… — dedi sadece.

O an sarıldık, ağladık. Ama içimdeki öfke geçmedi. O geceyi unutamıyorum. Kızım affetti kendini, ben ise hâlâ affedemedim.

Taksi Beşiktaş’ta bir pastanenin önünde durdu. Zeynep indi, ben de peşinden. İçerisi kalabalık; gençler, yaşlılar… Bir masa ayırtılmış. Masada Zeynep’in çocukluk arkadaşı Elif ve eşi Murat var. Bir de hiç tanımadığım genç bir adam: Barış.

— Anne, bu Barış. — dedi Zeynep gülümseyerek. — Artık hayatımda biri var.

Barış elini uzattı:

— Memnun oldum Halime Hanım.

Elimi sıktı; sıcak ve samimi bir dokunuştu ama ben içimdeki buzları eritemedim.

Pasta geldiğinde herkes şarkı söylemeye başladı:

— İyi ki doğdun Zeynep!

Zeynep mumları üflediğinde gözleri bana takıldı. Göz göze geldik; içinde bir umut aradım ama sadece suçluluk gördüm.

Elif sessizliği bozdu:

— Halime Teyze, Zeynep’in yeni işini duydunuz mu? Artık bir dernekte çalışıyor; kadınlara destek oluyor.

Başımı salladım:

— Güzelmiş…

Ama içimde bir ses bağırıyor: “Neden o gece gitmek zorundaydın? Neden babanı dinlemedin?”

Barış söze girdi:

— Halime Hanım, Zeynep bana hep sizden bahsetti. Sizi çok özlemiş.

Bir an sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Güçlü görünmek zorundaydım.

Pasta bittikten sonra Zeynep yanıma oturdu:

— Anne… Biliyorum kolay değil. Ama ben büyüdüm artık. O gece için binlerce kez pişman oldum. Babamı kaybetmek…

Sözünü kestim:

— Sus! O geceyi hatırlamak istemiyorum.

Zeynep’in gözleri doldu:

— Anne, ben seni kaybetmek istemiyorum artık…

Bir an sessizlik oldu. Herkes bize bakıyordu.

— Affetmek zorunda değilsin anne… Ama lütfen beni bırakma…

Başımı önüme eğdim. İçimdeki öfkeyle sevgim savaşıyordu. Kızımı kaybetmekten korkuyordum ama o geceyi de unutamıyordum.

Pastaneden çıktığımızda hava kararmıştı. Zeynep koluma girdi:

— Eve yürüyelim mi?

Yavaşça yürümeye başladık. İstanbul’un ışıkları altında sessizce ilerledik.

— Anne… Ben seni hep sevdim biliyor musun?

Cevap veremedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü.

Kızım affetti kendini ve beni… Ama ben hâlâ geçmişin yükünü taşıyorum.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Affetmek gerçekten mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?