Otobüste Karşılaşan Yorgun Hayatlar: Zeynep ve Arda’nın Hikayesi

“Burası boş mu?” diye sordu yaşlı bir teyze, kolumdan tutunarak. O an, neredeyse gözlerim kapanıyordu. İş çıkışıydı, Kadıköy’den Ümraniye’ye giden 14M otobüsü yine tıklım tıklımdı. Ayakta, elimdeki poşetlerle zar zor dengede duruyordum. Annemin akşam yemeği için verdiği alışveriş torbaları, günün ağırlığıyla birleşip omuzlarımı daha da çökertiyordu. İçimden, “Bir koltuk bulsam da otursam, gözlerimi kapatsam,” diye geçirirken, önümde oturan genç adam bana bakıp hafifçe gülümsedi.

“Buyurun, siz oturun,” dedi ve yerinden kalktı. Şaşkınlıkla baktım yüzüne. “Yok, ben iyiyim,” dedim ama sesim bile yorgunluktan titriyordu. O ise ısrar etti: “Gerçekten, ben az sonra ineceğim zaten.”

İstemeye istemeye oturdum. Poşetleri kucağıma aldım, başımı cama yasladım. Camdan dışarı bakarken gözlerim doldu. O gün patronum yine bağırmıştı; “Zeynep Hanım, bu raporlar böyle mi hazırlanır?” diye herkesin içinde azarlamıştı beni. Eve geç kalacağımı biliyordum ve annem yine surat asacaktı. Babam ise her zamanki gibi televizyonun karşısında sessizce çayını içecekti. Kardeşim Elif ise sınav stresinden bana laf atacak bir fırsat kollayacaktı.

Yanıma oturan genç adam – Arda – bana dönüp hafifçe sordu: “Çok mu yoruldunuz?”

Bir anda içimdeki her şey dökülmek istedi. Ama yabancıya anlatılır mıydı? Yine de gözlerim dolu dolu ona baktım. “Biraz,” dedim kısık sesle. “İşten çıktım, eve gidiyorum.”

O an Arda’nın gözlerinde bir anlayış gördüm. “Ben de öyleyim,” dedi. “Bazen insan eve gitmekten bile korkuyor, değil mi?”

Bir an sustuk. Otobüsün içindeki uğultu arasında, sanki sadece ikimiz konuşuyorduk. Sonra Arda devam etti: “Ben de ailemin beklentileriyle uğraşıyorum. Babam emekli öğretmen, annem ev hanımı. Herkes benden büyük şeyler bekliyor ama ben bazen nefes alamıyorum.”

O an içimde bir şey kırıldı. “Ben de,” dedim. “Annem her akşam ‘Ne zaman terfi edeceksin?’ diye soruyor. Babam ise hiçbir şey söylemiyor ama bakışları yetiyor.”

Arda başını salladı. “Sanki hep başkalarının hayatını yaşıyoruz.”

Otobüs birden ani fren yaptı, yaşlı teyze neredeyse düşüyordu. Arda hemen elini uzatıp onu tuttu. Teyze teşekkür etti, sonra bana döndü: “Kızım, gençler çok yoruluyor artık. Bizim zamanımızda da zordu ama şimdi başka bir zorluk var.”

Teyzenin sözleri içime işledi. Gerçekten de başka bir zorluk vardı; hayallerimizle gerçekler arasındaki uçurum büyüyordu.

Arda bana döndü: “Hayalin neydi küçükken?”

Bir an duraksadım. “Ben aslında çocuk kitapları yazmak istiyordum,” dedim utana sıkıla. “Ama şimdi muhasebe departmanında Excel tablolarıyla boğuşuyorum.”

Arda güldü: “Ben de müzisyen olmak istiyordum. Şimdi ise bir lojistik firmasında evrak taşıyorum.”

İkimiz de sustuk. Otobüs köprüye girdiğinde İstanbul’un ışıkları camdan içeri süzülüyordu. Bir an için her şey çok uzak ve ulaşılmaz geldi.

Telefonum çaldı, annemdi.

“Zeynep, neredesin? Yine geç kaldın! Elif’in ödevi var, ona yardım edecektin!”

“Anne, yoldayım… Az kaldı,” dedim yorgun bir sesle.

Arda bana baktı ve gülümsedi: “Aileler hep aynı.”

Otobüs durağa yaklaştığında Arda ayağa kalktı. “Ben burada iniyorum,” dedi. Sonra bana döndü: “Bazen insanın hayatında küçük bir mola gerekir. Belki bir gün hayallerimizi konuşmak için bir kahve içeriz?”

Cebinden küçük bir kartvizit çıkardı, bana uzattı.

“Teşekkür ederim,” dedim ve kartı aldım.

Otobüs hareket ettiğinde camdan dışarı baktım; Arda kaldırımda yürüyordu. İçimde garip bir huzur vardı; sanki ilk defa biri beni gerçekten anlamıştı.

Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu.

“Nerede kaldın Zeynep? Yemek soğudu!”

Babam yine sessizdi, Elif ise masada ödevine gömülmüştü.

Yemek boyunca kimse konuşmadı. Sadece çatal-bıçak sesleri… İçimdeki yalnızlık daha da büyüdü.

Gece yatağımda Arda’nın kartına baktım: “Arda Yılmaz – Müzik Tutkunu”. Altında bir telefon numarası vardı.

O gece uzun süre uyuyamadım. Hayallerimi düşünüyordum; çocukken yazdığım hikayeleri… Annemin bana aldığı ilk defterimi… Babamın bana okuduğu masalları…

Sabah işe giderken yine aynı otobüse bindim ama bu kez içimde küçük bir umut vardı. Belki de hayatımızı değiştirmek için büyük adımlar atmamız gerekmiyordu; bazen bir yabancının sıcak gülümsemesi yetiyordu.

Şimdi düşünüyorum da… Sizce de bazen en büyük değişimler en sıradan anlarda mı başlar? Yoksa biz mi sıradanlığı büyütüyoruz?