Bir Rastlantının Gölgesinde: Kırık Hayallerin Ardında
“Bunu bana nasıl yaparsın, Elif?” annemin sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Babam, gözlerini yere dikmiş, sessizce oturuyordu. O an, içimdeki fırtına dışarıdan çok daha büyüktü. “Anne, ben sadece kendi hayatımı yaşamak istiyorum,” dedim kısık bir sesle. Annem gözyaşlarını silerken, “Biz senin iyiliğini istiyoruz,” diye fısıldadı. Oysa ben, iyiliğin ne olduğunu çoktan unutmuştum.
Üniversiteden mezun olur olmaz, çocukluk aşkım Emre’yle evlenmiştim. Herkes bize imrenerek bakıyordu; sanki hayatımızda hiçbir sorun yokmuş gibi. Annemle babam, düğünümüzden sonra bize Kadıköy’de küçük ama sıcak bir ev almıştı. Evin bir odasını çocuk odası olarak döşemiştik; pembe ve mavi perdeler, minik bir beşik… Emre’yle geceleri odaya girip hayal kurardık: “Bir gün burada iki çocuğumuz koşacak,” derdi Emre, gözlerinde umutla.
Ama hayat, hayaller kadar nazik değildi. Evliliğimizin ikinci yılında, hamile kaldım. O anı asla unutamam; Emre’nin gözleri dolmuştu, bana sarılmıştı. Fakat mutluluğumuz kısa sürdü. Hamileliğimin üçüncü ayında düşük yaptım. O gün hastane koridorunda annemin elini sımsıkı tutarken, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Emre ise suskunlaşmıştı; bana destek olmaya çalışsa da, kendi acısıyla baş edemiyordu.
Aylar geçtikçe aramızdaki mesafe büyüdü. Annem her gün arıyor, “Kızım, Allah’ın izniyle tekrar olur,” diyordu ama ben her defasında daha da içine kapanıyordum. Emre ise işten geç geliyor, bazen sabaha kadar balkonda sigara içiyordu. Bir gece ona sarılmak istedim, ama o sırtını döndü. O an anladım ki; artık birbirimize yabancıydık.
Bir gün işten eve dönerken, eski lise arkadaşım Zeynep’le karşılaştım. Kafede oturup saatlerce konuştuk. Zeynep’in hayatı da benimkinden farksızdı; o da mutsuz bir evlilikten yeni çıkmıştı. “Elif, bazen insanın kendine dönmesi gerekiyor,” dedi bana. O sözler içime işledi.
O günden sonra Zeynep’le daha sık görüşmeye başladık. Birlikte tiyatroya gittik, sahilde yürüdük. Emre’ye yalan söylemek zorunda kalıyordum; “Zeynep’le ders çalışıyoruz,” diyordum ama aslında kendimi bulmaya çalışıyordum. Bir akşam Zeynep’in doğum günü için Kadıköy’deki bir barda buluştuk. Orada Murat’la tanıştım.
Murat’ın gözlerinde yıllardır görmediğim bir sıcaklık vardı. Bana eski Elif’i hatırlattı; umut dolu, neşeli… O gece eve dönerken içimde tuhaf bir huzur vardı ama aynı zamanda suçluluk da hissediyordum. Emre uyuyordu; yanına kıvrıldım ama gözlerimi kapatınca Murat’ın gülüşü aklımdan gitmedi.
Günler geçtikçe Murat’la mesajlaşmaya başladık. Başta sadece arkadaşça konuşuyorduk ama zamanla sohbetlerimiz derinleşti. Bir gün bana “Seninle Boğaz’da yürümek isterim,” dediğinde kalbim hızla çarptı. Kabul ettim. O gün Boğaz’da yürürken, Murat elimi tuttu ve “Mutlu olmayı hak ediyorsun,” dedi. Gözlerim doldu; yıllardır kimse bana böyle bakmamıştı.
Ama bu mutluluk kısa sürdü. Annem bir gün eve geldiğinde telefonuma gelen mesajı gördü: “Murat: Seni özledim.” Annem donup kaldı; bana baktı ve “Elif, bu ne?” dedi titreyen bir sesle. O an dünya başıma yıkıldı. Annem ağladı, babam eve geldiğinde sessizce odasına kapandı.
Emre’ye her şeyi anlatmak zorunda kaldım. O gece sabaha kadar konuştuk; Emre ağladı, ben ağladım. “Sana yetemedim mi?” diye sordu bana. Cevap veremedim; çünkü sorun Emre değildi, bendim… Kendi içimde kaybolmuştum.
Ailem bana sırtını döndü; annem haftalarca aramadı. Babam ise sadece bir kez arayıp “Biz seni böyle yetiştirmedik,” dedi ve telefonu kapattı. Evden ayrıldım; küçük bir daireye taşındım. Murat yanımda olmak istedi ama ben kimseye güvenemiyordum artık.
Aylar geçti… Herkes beni suçladı: “Aileni yıktın”, “Emre’yi mahvettin”, “Kendini düşünüyorsun”… Ama kimse içimdeki boşluğu görmedi. Her gece yalnız başıma oturup geçmişimi düşündüm: Nerede hata yaptım? Neden mutlu olamadım?
Bir gün annem kapımı çaldı. Gözleri şişmişti; bana sarıldı ve “Kızım, seni affedemem belki ama anlamaya çalışıyorum,” dedi. O an ağladık; saatlerce konuştuk… Annem de mutsuz bir evlilikten geçmişti ama susmuştu yıllarca.
Şimdi burada, küçük dairemde yalnız başıma otururken düşünüyorum: Hayat bize ne zaman ikinci bir şans verir? Mutluluk için her şeyi yakmaya değer mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Lütfen düşüncelerinizi benimle paylaşın…