Küçük Bir Kızın Sessiz Çığlığı: Annemi Kaybettiğim Gece
“Anne! Anne, ne olur uyan!” diye bağırıyordum, ellerim titreyerek annemin soğuyan elini tutarken. O gece, köy evimizin loş ışığında, annemin acı dolu çığlıkları hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Komşu kadınlar telaşla odaya doluşmuştu; biri dua ediyor, biri annemin alnına soğuk bez koyuyordu. Babam çaresizce kapının önünde volta atıyor, gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. O an, altı yaşındaki bir çocuğun dünyası bir anda karardı.
Annem üçüncü kız kardeşimi doğururken, köyde doktor yoktu. Telefon desen, zaten çekmezdi. Babam, “Yollar kapalı, arabayı çıkaramam,” dediğinde, içimde bir şeyler koptuğunu hissettim. Annemin sesi giderek zayıfladı; “Kızlarım… Kızlarım…” dedi son kez. Sonra sessizlik… O sessizlik, yıllarca içimde yankılandı.
O geceyi hiç unutamadım. Komşu Hatice teyze beni ve ablamı kucaklayıp mutfağa götürdü. “Ağlama kızım, annen meleklere gitti,” dedi ama ben anlamadım. Annem nereye gitmişti? Niye geri gelmiyordu? Küçük kardeşim ise annemin göğsünde ağlıyordu; kimse ona süt veremedi o gece.
Cenaze sabahı köyün kadınları evimize doluştu. Herkes ağlıyor, ağıtlar yakıyordu. Babam ise bir köşede sessizce oturuyordu; gözleri bomboştu. O günden sonra babam değişti. Eskisi gibi gülmez oldu, bize sarılmaz oldu. Sanki annemle birlikte onun da bir parçası gömülmüştü toprağa.
Hayatımız bir anda altüst oldu. Annem yoktu, evde yemek pişmiyordu artık. Ablamla ben sırayla küçük kardeşimize bakmaya çalışıyorduk ama daha çocuk sayılırdık. Komşular yemek getiriyordu ama hiçbir şey annemin yaptığı gibi lezzetli değildi. Okula gitmek bile lüks olmuştu; çoğu zaman kardeşimizi bırakacak kimse bulamıyorduk.
Bir gün babam eve yeni bir kadın getirdi: Ayşe. “Bu sizin yeni anneniz,” dedi ama ben kabul edemedim. Ayşe abla iyi bir kadındı belki ama annemin yerini tutamazdı ki… O da kendi derdindeydi; köyde dul kalmak kolay mı? Babamla evlenmek zorunda kalmıştı. Bize iyi davranmaya çalıştı ama aramızda hep bir mesafe vardı.
Ayşe ablanın da iki çocuğu oldu kısa sürede. Evde artık beş çocuk olmuştuk. Herkesin derdi başka… Ben ise her gece annemin eski yemenisini koklayarak uyuyordum. Babam ise iyice içine kapanmıştı; tarlada çalışıyor, akşamları sessizce çayını içip uyuyordu.
Bir gün okuldan dönerken arkadaşım Zeynep sordu: “Senin annen neden hiç gelmiyor okul toplantılarına?” Yutkundum, cevap veremedim. O an anladım ki annesiz büyümek sadece evde değil, her yerde bir eksiklikti.
Yıllar geçti, ben büyüdüm ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Kardeşlerimle aramızda güçlü bir bağ oluştu; birbirimize tutunarak ayakta kaldık. Ama babamla aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Bir gün cesaretimi toplayıp sordum: “Baba, neden o gece annemi hastaneye götürmedik?” Babam gözlerini kaçırdı: “Yollar kapalıydı kızım… Elimden bir şey gelmedi…”
Ama ben biliyordum; köyde kadınların doğumu evde yapması adetti. Hastaneye gitmek ayıp sayılırdı; “Kadın dediğin doğurur,” derlerdi hep. Annem de bu yüzden mi öldü? Bir gelenek uğruna mı kaybettik onu?
Köyde kadınlar arasında fısıltılar dolaşırdı: “Fatma’nın kanaması durmuş mu?” “Doktor olsa belki kurtulurdu…” Ama kimse yüksek sesle konuşmazdı bu konuları. Herkes susar, kader der geçerdi.
Liseye başladığımda köyden ayrıldım; şehirde halamın yanında okumaya başladım. Şehirde hayat bambaşkaydı; burada kadınlar hastaneye gider, doktor kontrolünde doğum yapardı. O zaman daha çok öfkelendim köydeki cehalete… Annemi kaybetmemizin sebebi aslında buydu: Bilgisizlik ve gelenekler.
Üniversiteyi kazandığımda babam ilk kez bana sarıldı: “Seninle gurur duyuyorum kızım,” dedi ama gözlerinde hep bir hüzün vardı. Belki de o da kendini affedememişti.
Şimdi 28 yaşındayım ve bir kızım var. Onun başına benim yaşadıklarım gelmesin diye elimden geleni yapıyorum. Kızımı hastaneye götürüyorum, ona sevgiyle sarılıyorum. Ama geceleri hâlâ annemin son bakışını hatırlıyorum; o çaresizliği, o korkuyu…
Bazen düşünüyorum: Eğer o gece annemi hastaneye götürebilseydik, hayatımız nasıl olurdu? Babam yine suskun olur muydu? Ben yine bu kadar yalnız hisseder miydim?
Sizce kader mi suçlu, yoksa biz mi? Annemi gerçekten kaybetmek zorunda mıydık? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…