Gün Batımında Bir Karşılaşma: Bir Hayatın Hesaplaşması

“Sen hâlâ aynı mısın, Asuman?” Elif’in sesi, akşamın sessizliğinde yankılandı. Yıllar sonra, Kadıköy’deki o eski çay bahçesinde karşı karşıya oturuyorduk. Elif’in gözlerinde bir merak, bir de hafif bir hüzün vardı. Ben ise ellerimi masanın altında sıkıca kenetlemiş, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordum.

O an, çocukluğumun o utangaç, sessiz kızı yine karşıma çıktı. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, biraz daha girişken olsan ya! Bak Elif’e, nasıl da atılgan.” Annem hep Elif’i örnek gösterirdi. Oysa ben, kendi gölgemde kaybolmuş gibiydim. Ortaokulda saçlarımın dalgasını, burnumun büyüklüğünü, sesimin inceliğini dert eder; aynada kendime bakmaktan kaçardım. Sınıfta söz almak benim için işkenceydi. Herkesin gözü üzerimdeymiş gibi hissederdim.

Babam ise daha sertti. “Asuman, bu kadar içine kapanık olma! Hayatta ezilirsin sonra.” Onun bu sözleriyle büyüdüm. Her başarısızlığımda, her çekingenliğimde kendimi suçladım. Üniversiteyi kazanamadığım yıl, evde günlerce konuşmadım. Annem gözyaşları içinde bana sarılırken babam sadece başını salladı: “Ben sana demiştim.”

Elif ise bambaşka bir hayat yaşamıştı. O gün çaylarımızı yudumlarken bana anlattı: “Asuman, ben de kolay yaşamadım sanma. Ama senin gibi içine atmadım. Bağırdım, çağırdım, kavga ettim. Belki de bu yüzden ayakta kaldım.”

İçimde bir şeyler kırıldı o anda. Yıllarca Elif’i kıskanmıştım; onun cesaretini, güzelliğini, annemin ona olan hayranlığını… Oysa Elif’in de kendi savaşları varmış. “Biliyor musun Elif,” dedim titrek bir sesle, “ben hep senin gibi olmak istedim. Ama ne yaptıysam olmadı.”

Elif elimi tuttu. “Senin gibi olmak isteyen çok insan vardı Asuman. Sen farkında değildin.”

Birden çocukluğumuzun o eski apartmanına döndüm zihnimde. Annem pencereden bana seslenirdi: “Asuman, eve gel! Akşam oldu!” Ben ise bahçede tek başıma oturur, diğer çocukların oyunlarını izlerdim. Onlara katılmak isterdim ama cesaret edemezdim. Bir gün Elif yanıma gelmişti: “Neden gelmiyorsun?” diye sormuştu. “Bilmiyorum,” demiştim utana sıkıla.

O gün bugündür hayatımda hep bir adım geride durdum. Lise yıllarımda da değişmedi bu durum. Sınıf başkanı seçildiğinde Elif’e içten içe kızmıştım ama ona destek olmayı da ihmal etmemiştim. Üniversiteye gittiğinde ben evde kalmıştım; ailemle yaşadığım çatışmalar daha da büyümüştü.

Bir gün annemle büyük bir kavga ettik. “Senin yüzünden böyle oldum!” diye bağırdım ona. Annem ağladı; ben de ağladım. Sonra uzun süre konuşmadık. Babam ise daha da uzaklaştı benden.

Yıllar geçti. Bir iş buldum; sıradan bir ofis işi… Her sabah aynı otobüse binip aynı masada oturuyordum. Hayatımda hiçbir şey değişmiyordu. Akşamları eve döndüğümde annem hâlâ beni beklerdi; babam ise televizyonun karşısında sessizce otururdu.

Bir gün annem hastalandı. Hastane koridorlarında sabahladık. O zaman anladım ki, annem de kendi hayatında mutsuzmuş; bana yüklediği beklentiler aslında kendi hayallerinin kırıntılarıymış.

Elif’le buluşmamızdan önceki gece annemin eski bir mektubunu buldum çekmecede:

“Kızım Asuman,
Belki bir gün okursun diye yazıyorum bu satırları. Senin güçlü olmanı istedim hep ama belki de yanlış yaptım. Senin olduğun gibi güzel olduğunu anlamam uzun sürdü.
Seni seviyorum.
Anne”

O mektubu okurken gözyaşlarımı tutamadım. Annemi affetmek istedim ama ona sarılacak zamanımız kalmamıştı artık.

Elif’le o akşam çay bahçesinde otururken bunların hepsi gözümün önünden geçti. Elif bana baktı: “Asuman, geçmişi bırak artık. Kendini affetmeden yoluna devam edemezsin.”

Gözlerim doldu. “Bilmiyorum Elif… İnsan kendini nasıl affeder?”

Elif gülümsedi: “Belki de önce kendine şans vermelisin.”

O akşam eve dönerken Kadıköy sokaklarında yürüdüm uzun uzun. Annemin sesi, babamın bakışları, Elif’in sözleri… Hepsi içimde yankılandı.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendinizi affedebildiniz mi? Geçmişinizle yüzleşmekten korktuğunuz anlar oldu mu?