Kendimi Kaybettiğim Yerde: Bir Annenin Sessiz Fedakârlığı

“Anne, yine mi karışıyorsun hayatıma?” diye bağırdı Kerem, gözleri öfkeyle dolu. O an, mutfakta elimdeki çay bardağı titredi. Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim bütün yorgunluk, o tek cümlede patladı. Oğlumun sesi hâlâ kulaklarımda yankılanırken, içimden geçenleri ona anlatmak istedim ama dilim tutuldu. Yutkundum, sustum. Çünkü anneler susar bazen, çocukları üzülmesin diye.

Benim adım Gülseren. 54 yaşındayım. Hayatım boyunca hep iyi bir anne olmaya çalıştım. Kerem’i tek başıma büyüttüm; eşim, o daha üç yaşındayken başka bir şehre tayin olup gitti ve bir daha dönmedi. O günden sonra, hayatımın merkezine sadece oğlumu koydum. Onun için çalıştım, onun için yaşadım, onun için saçlarım erken beyazladı. Herkes bana “Senin hayatın yok mu?” diye sorardı. Ben de gülümserdim: “Oğlum varsa, hayatım da var.”

Ama şimdi… Şimdi Kerem 31 yaşında. Üniversiteyi bitirdi, iş buldu, kendi ayakları üzerinde duruyor. Ama ben hâlâ onun için endişeleniyorum; sabah kahvaltı etmeden çıkınca içim cız ediyor, akşam eve geç gelince pencereden bakıp yolunu gözlüyorum. Bir gün komşum Ayten Abla dedi ki: “Gülseren, artık biraz da kendini düşün. Kerem büyüdü.” O an içimde bir boşluk hissettim. Ben kimdim? Benim ne hayallerim vardı? En son ne zaman kendim için bir şey yaptım?

Bir akşam Kerem eve yorgun geldi. Sofrayı hazırlamıştım, “Anne, ben dışarıda yedim,” dedi. O kadar hazırlık boşa gitmişti. Yüzümdeki hayal kırıklığını saklamaya çalıştım ama gözlerim doldu. Kerem fark etmedi bile. O an anladım ki, ben artık görünmez olmuştum. Sanki evdeki bir eşya gibiydim; varlığım fark edilmiyor, yokluğum hissedilmiyordu.

Bir gece uykum kaçtı, eski fotoğraflara bakmaya başladım. Gençliğimde ne kadar neşeliydim! Arkadaşlarımla gezilere giderdim, kitap okurdum, resim yapardım. Şimdi ise elimde sadece Kerem’in çocukluk fotoğrafları vardı. Kendi hayatımı tamamen unutmuştum.

Bir sabah cesaretimi topladım ve Kerem’e dedim ki: “Oğlum, bu hafta sonu arkadaşlarımla buluşmak istiyorum.” Yüzüme şaşkın şaşkın baktı: “Senin arkadaşların mı var anne?” O an içimde bir şeyler kırıldı. Evet, benim de arkadaşlarım vardı; ama yıllardır kimseyle görüşmemiştim. Herkes kendi hayatına dalmıştı, ben ise sadece Kerem’in hayatında kalmıştım.

O hafta sonu dışarı çıktım; eski dostum Sevim’le buluştum. Çay bahçesinde oturduk, sohbet ettik. İlk başta konuşacak konu bulamadık; yıllar geçmişti aradan. Sonra yavaş yavaş açıldık; dertleştik, güldük, ağladık. Eve dönerken içimde hafif bir huzur vardı.

Ama eve girer girmez Kerem’in suratını asık gördüm. “Neredeydin anne? Telefonuna da bakmadın.” dedi sertçe. “Arkadaşlarımla beraberdim,” dedim sessizce. “Bana haber verseydin bari!” diye çıkıştı. O an anladım ki, oğlum benim de bir hayatım olabileceğini hiç düşünmemişti.

Günler geçtikçe aramızdaki mesafe arttı. Ben biraz daha kendime zaman ayırmaya başladıkça Kerem daha çok sinirleniyor, bana kırıcı sözler söylüyordu: “Sen değiştin anne! Eskiden böyle değildin.”

Bir akşam tartışmamız büyüdü. “Ben senin için her şeyimi feda ettim!” diye bağırdım ilk kez. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Kerem ise sessizce odasına çekildi.

O gece sabaha kadar düşündüm: Nerede hata yapmıştım? Oğlum için her şeyimi vermiştim ama şimdi ikimiz de mutsuzduk. Belki de ona fazla bağımlı olmuş, kendi hayatımı tamamen unutmuştum.

Ertesi gün Kerem yanıma geldi, gözleri mahcup: “Anne… Biliyorum, bana çok emek verdin. Ama ben de kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Sen de mutlu olmalısın.” dedi sessizce.

O an sarıldık; uzun zamandır ilk kez gerçekten konuştuk. Ona duygularımı anlattım: “Keremciğim, ben seni çok seviyorum ama artık biraz da kendimi sevmek istiyorum.”

Şimdi yavaş yavaş kendimi bulmaya çalışıyorum; kurslara gidiyorum, yeni arkadaşlar ediniyorum, kitap okuyorum, resim yapıyorum. Kerem’le aramızda hâlâ zaman zaman gerginlikler oluyor ama artık birbirimizi daha iyi anlıyoruz.

Bazen düşünüyorum: Bir anne olarak kendimizi feda etmek zorunda mıyız? Yoksa çocuklarımızı severken kendimizi de sevmeyi öğrenmeli miyiz? Sizce annelik sadece fedakârlık mı demek?