Bir Hastane Odasında Başlayan Hayat: Sevgi mi, Korku mu?

“Bundan sonra bize güvenme, kızım. Biz sevgiyi seçtik, korkuyu değil.” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün, hastane odasında, taburcu belgemi imzalarken babamın gözlerindeki soğukluğu gördüğümde, içimde bir şeylerin sonsuza kadar değiştiğini hissettim. O an, hayatımın en büyük kırılma noktasıydı.

Ben Elif. 1990 yılından beri İzmir’de bir devlet hastanesinde hemşire olarak çalışıyorum. Mesleğimi hep büyük bir aşkla yaptım; insanların acılarını hafifletmek, onlara umut olmak için gecemi gündüzüme kattım. Ama kendi ailemin bana umut olamayacağını hiç düşünmemiştim.

O gün, sabahın erken saatlerinde ameliyattan çıkmıştım. Birkaç gün önce, acil bir apandisit ameliyatı geçirmiştim. Hastane odasında yalnızdım; yanımdaki boş sandalyeye annem ve babamın oturmasını bekliyordum. Kapı aralandı, içeri girdiler. Annemin gözleri şişmişti, babam ise yüzüme bile bakmıyordu.

“Anne, baba… Geldiğiniz için teşekkür ederim,” dedim titrek bir sesle.

Babam başını çevirdi, annem ise elimi tuttu. “Elif,” dedi annem, “biz senin için çok endişelendik. Ama artık bazı şeyleri konuşmamız lazım.”

O an anladım ki, bu ziyaret sadece geçmiş olsun demek için değildi. İçimde bir huzursuzluk büyüdü.

Babam söze girdi: “Seninle gurur duymak isterdik ama… Bizim değerlerimizle çatışan bir hayat seçtin. Hemşirelik tamam da… O kadınla yaşadığın ilişkiyi herkes konuşuyor.”

Nefesim kesildi. Gizli saklı yaşadığım aşkım, Zeynep’le olan ilişkim ortaya çıkmıştı. Küçük bir Anadolu kasabasında büyümüş, geleneksel bir ailede yetişmiştim. Annemle babam için bu tür bir ilişki kabul edilemezdi.

“Baba… Ben Zeynep’i seviyorum. Bu benim seçimim,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak.

Annem ağlamaya başladı. “Biz seni böyle yetiştirmedik Elif. İnsanlar ne der? Komşulara ne diyeceğiz?”

O an anladım ki, onların sevgisi koşulluydu. Korkuları sevgilerinin önüne geçmişti. Babam ayağa kalktı, “Biz seni artık kendi yolunda bırakıyoruz. Ne bize ne de ailene güvenme bundan sonra,” dedi ve annemi kolundan tutup odadan çıktı.

O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Taburcu oldum, evime döndüm ama içimde kocaman bir boşluk vardı. Zeynep yanımdaydı ama ailemin yokluğu her an canımı yakıyordu.

İşime daha çok sarıldım. Hastanede geceleri nöbet tutarken koridorlarda yankılanan ayak sesleriyle yalnızlığımı bastırmaya çalıştım. Bir gün başhemşire Ayşe Hanım yanıma geldi:

“Elif, son zamanlarda çok dalgınsın kızım. Bir derdin mi var?”

Gözlerim doldu. “Ailem beni reddetti Ayşe Hanım. Sadece sevdiğim kadını seçtiğim için…”

Ayşe Hanım elimi tuttu: “Bak Elif, bu ülkede farklı olmak kolay değil. Ama insanın kendine ihanet etmesi daha zor. Sen doğru olanı yaptın.”

Ayşe Hanım’ın sözleri bana güç verdi ama toplumun baskısı her yerdeydi. Mahallede komşular fısıldaşıyor, işyerinde bazı arkadaşlar arkamdan konuşuyordu. Bir gün eve dönerken apartmanın girişinde komşum Meryem Teyze yolumu kesti:

“Elif kızım, anneni gördüm geçen gün. Çok üzgündü. Sen de üzülüyorsun biliyorum ama… Bazen insan ailesini üzmemeli.”

Meryem Teyze’nin sözleriyle içimdeki suçluluk duygusu daha da büyüdü. Zeynep’le aramızda da tartışmalar başladı.

“Elif, ben senin yanında olmak istiyorum ama sen sürekli geçmişe takılıyorsun,” dedi bir akşam Zeynep.

“Zeynep, ailem olmadan eksik hissediyorum kendimi. Sanki hep yarım kalacağım,” dedim gözlerim dolarak.

Zeynep bana sarıldı: “Ben de senin ailen olmak istiyorum Elif. Ama önce sen kendini affetmelisin.”

Geceleri eski fotoğraflara bakıp ağladığım çok oldu. Annemle babamın gençlik fotoğrafları, birlikte gittiğimiz piknikler… Hepsi birer hatıra olarak kaldı elimde.

Bir gün hastanede genç bir hasta geldi; adı Derya’ydı. Ailesi onun yanında değildi, çünkü o da benim gibi farklı olduğu için reddedilmişti.

“Elif abla,” dedi Derya, “Ailem beni istemiyor artık. Ne yapacağım?”

Ona sarıldım ve gözyaşlarımı tutamadım: “Bazen ailemiz bizi anlamasa da, hayatta başka yollar bulmak zorundayız Derya.”

Derya’nın gözlerinde kendi acımı gördüm. O an anladım ki yalnız değildim; bu ülkede benim gibi binlerce insan vardı.

Aylar geçti, zamanla yaralarım kabuk bağladı ama asla tam olarak iyileşmedi. Annemden ara sıra mesajlar geliyordu: “İyi misin?” diye soruyordu ama hiçbir zaman “Seni olduğun gibi kabul ediyorum” demedi.

Bir bayram sabahı kapım çaldı; açtığımda annemi karşımda buldum. Gözleri doluydu.

“Elif… Seni özledim kızım,” dedi titrek bir sesle.

Onu içeri aldım; uzun süre sarıldık ama aramızdaki mesafe hâlâ oradaydı.

“Baba gelmedi mi?” diye sordum.

Başını eğdi: “O hâlâ çok kızgın.”

O gün annemle uzun uzun konuştuk; çocukluğumdan, hayallerimden, korkularımızdan… Ama hiçbir şey tam olarak eskisi gibi olmadı.

Şimdi eski fotoğraflara bakarken düşünüyorum: Sevgi mi daha güçlüdür yoksa korku mu? Ailemiz bizi olduğumuz gibi kabul etmediğinde ne yapmalıyız? Siz olsaydınız ne yapardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.