Kaderin Kırık Aynası: Bir Akşamın Sessiz Çığlığı

“Yine mi, Krzysztof?” dedim kendi kendime, ama hemen ardından içimden bir ses bana kızdı: “Krzysztof kim? Burası Türkiye, oğlumun adı Kerem.” O an, televizyonun karşısında, reklamların anlamsız gürültüsüne gömülmüş eşime döndüm. “Veysel, duyuyor musun beni? Kerem yine kayboldu, yine o çocuklarla…” Sesim titredi, kelimelerim havada asılı kaldı. Veysel başını kaldırmadan, gözlerini ekrandan ayırmadan mırıldandı: “Duyuyorum. Ne yapabilirim ki?”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır aynı evde, aynı masada, aynı yatakta ama bambaşka dünyalarda yaşıyorduk. Kerem’in lise yıllarında başladığı o karanlık yolculuk, önce sigarayla, sonra alkolle, şimdi ise kim bilir neyle devam ediyordu. Ben her gece dua ederken, Veysel’in suskunluğu duvar gibi aramıza örülüyordu.

Telefonum titredi. Ekranda Zeynep’in adı belirdi. Kızım, İstanbul’da üniversitede okuyor. “Anne, Kerem’i gördün mü? Arkadaşları story atmış, yine o parkta…” Sesi endişeliydi. “Biliyorum kızım,” dedim yorgun bir sesle. “Babanla konuşmaya çalışıyorum ama…”

Veysel birden televizyonun sesini kıstı. “Yeter artık!” diye bağırdı. “Her akşam aynı şey! Ben de yoruldum! Oğlumuzun peşinden koşmaktan bıktım!”

Gözlerim doldu. “Sen bıktınsa ben ne yapayım Veysel? Ben anne değil miyim? Her gece kapı çalacak diye korkudan uyuyamıyorum. Ya bir gün kötü bir haber gelirse?”

Veysel başını ellerinin arasına aldı. “Ben de korkuyorum. Ama elimden bir şey gelmiyor. Kerem bizi dinlemiyor.”

O an kapı çaldı. İkimiz de irkildik. Kalbim deli gibi atıyordu. Veysel kapıya yöneldi, ben arkasından sessizce baktım. Kapıyı açınca karşıda komşumuz Ayşe Hanım’ı gördük. “Kerem’i parkta gördüm, yine o çocuklarla… Biraz kötü görünüyordu,” dedi usulca.

Teşekkür ettik, kapıyı kapattık. Veysel montunu aldı, “Ben gidiyorum,” dedi kararlı bir sesle. “Bu gece oğlumu bulacağım.”

Ben mutfağa geçtim, ellerim titreyerek çay koydum. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. İçimdeki suçluluk duygusu büyüdükçe büyüyordu: Nerede hata yaptık? Neden oğlumuz bize yabancılaştı? Onu bu kadar yalnız bırakan neydi?

Saatler geçti. Veysel’den haber yoktu. Zeynep tekrar aradı: “Anne, iyi misiniz?”

“İyi değilim kızım,” dedim ağlayarak. “Kardeşin kayıp, baban peşinde… Ben ise burada çaresizce bekliyorum.”

Zeynep’in sesi titredi: “Anne, belki de profesyonel yardım almalıyız. Kerem’i böyle kaybetmek istemiyorum.”

O an ilk defa kızımın ne kadar büyüdüğünü fark ettim. O kadar güçlüydü ki… Ama ben? Ben yıllarca her şeyi halının altına süpürmüş, ailemin dağılmasına göz yummuştum.

Gece yarısı kapı çaldı tekrar. Bu sefer Veysel ve Kerem birlikte geldiler. Kerem’in gözleri kan çanağı gibiydi, üstü başı perişandı. Veysel’in yüzünde öfke ve çaresizlik vardı.

“Yeter artık!” diye bağırdı Veysel oğluna. “Bizi daha ne kadar üzmeyi düşünüyorsun?”

Kerem başını eğdi, sesi kısık çıktı: “Baba… Ben de istemiyorum böyle olmasını… Ama elimde değil.”

O an oğluma sarıldım. Ağladık birlikte, uzun uzun… Veysel arkamızda durdu, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Sabaha kadar konuşmadık. Sadece birbirimize sarıldık ve sustuk.

Ertesi gün Zeynep eve geldi. Hep birlikte oturduk sofraya. İlk defa ailece göz göze geldik ve birbirimize dürüst olduk.

“Anne,” dedi Kerem, “yardım almak istiyorum.”

O an içimde bir umut filizlendi.

Ama hâlâ soruyorum kendime: Nerede yanlış yaptık? Kader mi bizi buraya getirdi, yoksa seçimlerimiz mi? Sizce aile olmak ne demek? Birbirimizi ne kadar anlayabiliyoruz gerçekten?