Her Pazar 2.000 Lira Bırakan Adam ve Gerçeklerle Yüzleşmem
“Yine mi geldi o adam?” diye sordu Ayşe abla, tezgâhın arkasından bana bakarak. O sabah da, her zamanki gibi, saat tam dokuzda içeri girdi yaşlı adam. Üzerinde eski ama ütülü bir ceket, elinde bastonu… Yavaşça masasına oturdu, gözleriyle beni aradı. Gülümsedim, alışkanlık olmuştu artık. Her pazar gelir, sade bir kahve ve bir tabak menemen isterdi. Hesabı öderken de, bana tam 2.000 lira bahşiş bırakırdı. İlk başta yanlışlık sandım, geri vermeye çalıştım ama elimi nazikçe itti: “Senin hakkın evladım,” dedi. O günden sonra her hafta aynı şey tekrarlandı.
İki yıldır bu lokantada garsonluk yapıyorum. Hayatım boyunca büyük hayallerim olmadı; annemle birlikte küçük bir evde yaşıyoruz, babam yıllar önce başka bir kadın için bizi terk ettiğinde daha on yaşındaydım. Annem temizlik işlerine gidiyor, ben de okulu bırakıp çalışmaya başladım. Hayatımızda lüks yok, ama huzur var sanıyordum. Ta ki o adamın bahşişleriyle ilgili gerçeği öğrenene kadar…
Bir pazar sabahı, yine aynı saatte geldi. Masasına oturduğunda gözleri bu kez daha dalgındı. Kahvesini getirdiğimde elimi tuttu: “Evladım, seninle biraz konuşabilir miyiz?” dedi. İçimde bir huzursuzluk başladı. “Tabii amca,” dedim, yanına oturdum.
“Benim adım Hikmet,” dedi sessizce. “Sana yıllardır neden bu kadar fazla bahşiş bıraktığımı merak ediyorsundur.” Başımı salladım, gerçekten de merak ediyordum ama sormaya çekinmiştim hep.
“Senin baban… Yıllar önce bana büyük bir iyilik yaptı,” dedi ve gözleri doldu. “Benim oğlum yoktu, çok isterdim. Senin baban bana oğlum gibi davranırdı.” İçimde bir öfke kabardı; babamdan bahsedilince hep böyle olurdu. “Ama sonra… O da gitti,” dedi Hikmet amca. “Seni ve anneni yalnız bıraktı, biliyorum.”
Bir an nefesim kesildi. “Siz… Bizi tanıyor musunuz?” diye sordum titreyen sesimle.
“Evet,” dedi. “Baban bana senin doğduğunu söylediğinde çok sevinmiştim. Ama sonra hayatlar dağıldı. Ben de yıllarca uzaktan sizi izledim, yardım etmek istedim ama gururunu kırmak istemedim annenin.”
O an içimde bir şeyler koptu. Annem bana hep kimsenin yardımına muhtaç olmadan yaşadığımızı söylerdi. Meğer her pazar aldığım o para, aslında bir çeşit vicdan borcuymuş.
O gün eve döndüğümde anneme her şeyi anlattım. Önce sustu, sonra gözyaşlarına boğuldu. “Ben kimsenin sadakasını istemedim!” diye bağırdı. “O parayı geri ver!”
Ama Hikmet amca ertesi hafta yine geldi. Bu kez annem de lokantaya geldi, karşısına oturdu. Aralarında geçen konuşmayı asla unutamam:
“Benim oğlum olmadı Hikmet Bey,” dedi annem titreyen sesiyle. “Ama ben oğluma onurlu bir hayat bırakmak istedim.”
Hikmet amca başını eğdi: “Ben de oğlum gibi sevdim onu… Sadece biraz destek olmak istedim.”
Annem gözyaşlarını sildi: “Biz kimsenin borcunu taşımak istemiyoruz.”
O an orada herkes sustu. Lokantanın kalabalığı bile sessizleşti sanki.
O günden sonra Hikmet amca bir daha gelmedi. Her pazar sabahı kapıya bakar oldum; içimde bir boşluk, bir eksiklik… O parayla anneme küçük sürprizler yapardım, bazen faturaları öderdik, bazen de sadece geleceğe dair umutlanırdık.
Şimdi düşünüyorum da… İnsan bazen yardımın arkasındaki hikâyeyi bilmeden mutlu olabiliyor mu? Yoksa her iyilik, bir gün yüzleşilmesi gereken bir borç mu oluyor? Siz olsaydınız, annemin yerinde ne yapardınız? Yoksa ben mi fazla duygusal yaklaştım bu meseleye?