Kazılan Dede: Bir Torunun, Babaannesine Umut Olma Hikayesi

“Anne, neden yine suratın asık? Biz geldik işte, bak Witek de burada!” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Babaannem Tevhide Hanım, gözlerini yere indirdi, elleriyle masa örtüsünü düzeltti. Ben ise kapının eşiğinde, elimde poşetlerle öylece kalakaldım. Annem Larysa ve babam Kemal’le birlikte köye, babaannemi ziyarete gelmiştik. Okullar kapanmıştı; yaz tatilini burada geçirecektim. Ama evin havası, dışarıdaki Temmuz sıcağına inat, buz gibiydi.

Babaannem sofraya bakmadan konuştu: “Hoş geldiniz. Zahmet etmişsiniz.”

Babam hemen araya girdi: “Tevhide Hanım, bak sana pastırma getirdik, bir de o sevdiğin cevizli baklavadan!”

Babaannem hafifçe başını salladı. Annem gözleriyle bana işaret etti: “Witek, hadi valizini odana çıkar.”

Odaya geçerken duvarda asılı dedemin eski fotoğrafına gözüm takıldı. Her gelişimizde aynı şey: Dedem yoktu. Onun yokluğu evin her köşesine sinmişti. Annemle babam birkaç gün kalıp gideceklerdi; ben ise babaannemle baş başa kalacaktım.

O gece annemle babam erkenden yattı. Ben mutfakta su içerken babaannem sessizce yanıma geldi. “Yarın sabah erkenden kalkarsın. Tavuklara yem vereceğiz,” dedi. Sesi yorgun ve kırgındı.

Sabah güneş doğarken bahçeye çıktık. Tavukların yemini verirken cesaretimi topladım: “Babaanne, dedem neden hiç gelmiyor? Nerede o?”

Bir an durdu, elindeki yem kovası titredi. “O gitti oğlum. Giden geri gelmez,” dedi kısaca.

Ama ben susmadım: “Ama neden gitti? Annem de hep susuyor.”

Babaannem gözlerini uzaklara dikti. “Bazen insanlar gitmek zorunda kalır. Herkesin bir yükü vardır.”

O gün boyunca babaannemin peşinden ayrılmadım. Bahçede çalışırken, çamaşır asarken hep sordum: “Dedem seni sever miydi? Neden kavga ettiniz?”

Bir akşamüstü, güneş batarken babaannem nihayet dayanamayıp anlatmaya başladı:

“Senin deden iyi adamdı ama çok gururluydu. Bir gün köyde bir mesele oldu; komşuyla kavga etti. Sonra da evi terk etti. Kimseye bir şey demeden gitti. O günden beri ne aradı ne sordu.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü. İlk defa onu böyle gördüm. O an anladım ki babaannem sadece dedemi değil, hayatının anlamını da kaybetmişti.

Geceleri odama çekildiğimde dedemin eski defterlerini karıştırmaya başladım. Bir gün defterin arasında sararmış bir mektup buldum. Mektupta dedem Tevfik’in el yazısıyla şunlar yazıyordu:

“Tevhide, affedemedim kendimi. Sana yük oldum diye düşündüm hep. Belki bir gün dönerim diye umut ettim ama gururum el vermedi…”

Mektubu okurken ellerim titredi. Ertesi sabah kahvaltıda mektubu babaanneme uzattım.

“Bak babaanne, dedem sana yazmış.”

Babaannem mektubu okurken ağlamaya başladı. “Ben de ona hiç mektup yazmadım,” dedi hıçkırarak.

O günden sonra babaannemin gözlerinde bir ışık yanmaya başladı. Bahçede çiçek dikmeye başladı; komşularla daha çok konuşur oldu. Bir gün bana döndü:

“Sen olmasaydın ben hâlâ o karanlıkta kalacaktım Witek. Belki de affetmek gerekiyormuş.”

Köyde geçirdiğim o yaz boyunca babaannemle birlikte geçmişin yükünü hafiflettik. Dedemin yokluğunu konuşmak artık tabu değildi; annemle de ilk defa açıkça konuştuk.

Bir akşam sofrada anneme sordum: “Anne, sen dedemi affettin mi?”

Annem gözlerini kaçırdı: “Çocukken çok kızgındım ona. Ama şimdi anlıyorum; herkes hata yapar.”

Ailemiz yıllarca suskunlukla büyüttüğü acıları konuşmaya başladı. Babaannem artık her sabah bahçede bana sesleniyor: “Witek, hadi kalk! Bugün yeni bir gün!”

Yaz bittiğinde köyden ayrılırken babaannem bana sarıldı: “Sen bana hayat verdin oğlum.”

Şimdi düşünüyorum da; insan en çok sevdiklerinin sessizliğinde kayboluyor galiba. Peki sizce affetmek mi zor, yoksa unutmak mı? Hangisi insanı daha çok özgür kılar?