Artık O Kapıyı Açmayacağım

– Anne, aç şu kapıyı! Ne olur, bak yalvarıyorum! – dedi Baran, yumruklarıyla demir kapıya vururken. Kapının öte yanında, ben – Gülseren – eski bir koltukta oturmuş, ellerimdeki fincanı öyle sıkı tutuyordum ki, porselenin çatlayacağından korktum. Baran’ın sesi, apartmanın boşluğunda yankılanıyor, her kelimesi içimi oyuyordu. Arabamın hâlâ bahçede olduğunu biliyor; kaçacak yerim yoktu. Ama ben, o kapıyı açacak gücü bulamıyordum kendimde.

Baran’ın sesi titriyordu: – Anne, biliyorum içeridesin! Lütfen konuşalım. Sadece konuşmak istiyorum…

O an gözümün önünden yıllar geçti. Baran’ın çocukluğunda bana sarılışı, ilk adımlarını atarken bana bakışı… Sonra babasıyla yaşadığımız o bitmek bilmeyen kavgalar, Baran’ın odasında sessizce ağlayışı… O zamanlar anlamamıştım; oğlumun kalbinde açılan yaraların büyüklüğünü görememiştim.

Baran’ın babası, Yılmaz, sert bir adamdı. Evde huzur yoktu. Her akşam işten yorgun döner, en ufak bir şeyde bağırır çağırırdı. Ben ise susardım; çünkü başka çarem yoktu. Annemden öyle görmüştüm: Kadın susar, sineye çeker. Ama Baran büyüdükçe bu sessizliğin ona ne kadar zarar verdiğini fark ettim. Bir gün yine Yılmaz’la tartışırken Baran araya girdi, “Yeter artık!” diye bağırdı. O an oğlumun gözlerinde korku değil, öfke vardı.

Yıllar geçti, Yılmaz hastalandı ve aramızdan ayrıldı. Evde bir sessizlik hakim oldu ama bu sessizlik huzur getirmedi. Baran üniversiteyi başka şehirde okudu; eve her gelişinde aramızda görünmez bir duvar vardı. Ben ona yaklaşmak istedikçe o uzaklaştı. Her seferinde “Anne, neden sustun? Neden hiçbir şey söylemedin?” diye sitem etti. Ben ise cevap veremedim.

Bugün ise işler bambaşka bir noktaya geldi. Baran işsiz kaldı ve İstanbul’daki hayatı altüst oldu. Birkaç ay önce geri döndü; ama bu dönüş, eski yaraları daha da kanattı. Evde sürekli tartışıyoruz: O bana geçmişi hatırlatıyor, ben ise susuyorum. Geçen hafta büyük bir kavga ettik. Baran bana “Sen de babam gibisin! Hiçbir şeyi değiştirmedin!” dediğinde içimden bir şeyler koptu.

Şimdi ise kapının önünde ağlıyor; ben ise içerideyim. Açsam mı? Konuşsam mı? Ama ne söyleyebilirim ki? Oğlumun gözlerinde yılların birikmiş öfkesini görüyorum. Kendi anneme kızardım hep; neden dedemi affetmedi diye… Şimdi aynı döngünün içindeyim.

Baran kapının önünde yere çöktü; sesinde çaresizlik vardı: – Anne… Ne olur… Sadece bir kere olsun beni dinle…

İçimdeki annelik duygusu kapıyı açmak istiyor ama korkularım ağır basıyor. Ya yine kavga edersek? Ya yine geçmişin yüküyle birbirimizi kırarsak? Belki de bazen susmak en iyisidir… Ama ya oğlumun bana ihtiyacı varsa?

Birden telefonum çaldı. Komşum Şengül Hanım arıyordu: “Gülseren abla, Baran yine kapıda mı? Bak kızım da işsiz kaldı, evde huzur kalmadı vallahi… Gençler çok zor durumda.”

Şengül’ün sözleriyle kendime geldim. Sadece bizim değil, birçok ailenin yaşadığı bir çıkmaz bu… İşsizlik, geçim derdi, aile içi çatışmalar… Herkesin evinde ayrı bir dram yaşanıyor.

Baran’ın sesi tekrar yükseldi: – Anne! Lütfen! Sana ihtiyacım var!

Ayağa kalktım; ellerim titriyordu. Kapıya doğru yürüdüm ama elim tokmağa gitmedi. İçimdeki ses “Aç!” diyor ama kalbim “Bekle!” diyor.

Birden kapının deliğinden baktım; Baran başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. O an içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Kapıyı açtım.

Baran gözlerimin içine baktı: – Anne…

Sadece sarıldık. Hiçbir şey söylemedik; kelimeler gereksizdi artık. Gözyaşlarımız birbirine karıştı.

O an anladım ki, bazen en büyük cesaret susmak değil, konuşmakmış. Belki de yıllarca yanlış yaptım; belki de oğlumun yanında olmalıydım.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Sessizliği mi seçerdiniz yoksa konuşmayı mı? Ailedeki yaralar nasıl iyileşir sizce?