Dört Çocuğun Annesi Olarak Yalnızlığın Sessizliği

“Anne, bu kadar duygusal olma artık. Herkesin kendi hayatı var!” dedi Zeynep, telefonda sesini yükselterek. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Oysa ben sadece, torunumu bir kez daha görebilmek için İstanbul’dan Ankara’ya gelmelerini istemiştim. O kadar mı fazlaydı bu istek?

Küçük mutfağımda, çaydanlığın fokurtusunu dinlerken gözlerim pencereden dışarıya, gri gökyüzüne takıldı. Dört çocuğum vardı benim: Zeynep, Murat, Elif ve Ahmet. Hepsini tek başıma büyüttüm. Rahmetli eşim Hasan’ı kaybettiğimde en küçüğüm Ahmet daha beş yaşındaydı. O günden sonra hayatım çocuklarımın etrafında döndü. Kendi hayallerimi, gençliğimi, hatta sağlığımı bile onlar için feda ettim. Onlar okusun, iyi yerlere gelsin diye gece gündüz çalıştım.

Şimdi ise… Şimdi hepsi başka şehirlerde, başka hayatlarda. Bayramlarda bile bir araya gelmek lüks oldu. En son geçen Kurban Bayramı’nda Elif gelmişti; o da iki saatliğine uğrayıp gitti. Kapıdan çıkarken bana sarılırken, “Anneciğim, işler çok yoğun, biliyorsun,” demişti. Gözlerimin içine bakmamıştı bile.

Gece olunca ev daha da sessizleşiyor. Eski albümleri açıp fotoğraflara bakıyorum. Zeynep’in ilkokul mezuniyetinde çekilmiş bir fotoğrafı var; kucağımda oturmuş, saçları örgülü. Murat’ın sünnet düğününde çekilmiş bir kare; gözleri korkuyla bana bakıyor, elimi sıkı sıkı tutmuş. Elif’in üniversiteye başladığı gün çektiğimiz fotoğraf… Ve Ahmet’in askere giderken bana sarılışı… Her birinde ben varım; gülümseyen, güçlü, her şeye yetişen bir anne.

Ama şimdi? Şimdi kimse yok yanımda. Komşum Ayşe Teyze bazen uğrar; “Kızım aradı mı?” diye sorar. Utanırım anlatmaya; “Aradı, iyiler,” derim hep. Oysa günlerce telefonum çalmaz. Arayan ya bankadır ya da yanlış numara.

Bir gün Murat’ı aradım. “Oğlum, sesini duymak istedim,” dedim. “Anneciğim, toplantıdayım, sonra arayayım seni,” dedi aceleyle ve kapattı. Sonra aramadı tabii. O an kendimi öyle değersiz hissettim ki… Sanki ben sadece ihtiyaç duyduklarında hatırlanan bir eşyaydım.

Bir akşam Elif’le telefonda tartıştık. “Anne, sen de biraz kendi hayatını yaşa artık! Biz çocuk değiliz ki!” dedi bana. Oysa ben onların çocuk olmadığını zaten biliyorum; ama annelik hiç bitmiyor ki… Onların canı yansa hâlâ içim acır, hasta olsalar sabaha kadar uyuyamam.

Geçen hafta Ahmet’in doğum günüydü. Sabah erkenden kalkıp ona pasta yaptım; belki gelir diye umut ettim. Gelmedi tabii… Akşam aradı sadece; “Anneciğim, işten yeni çıktım, çok yorgunum,” dedi. Pastayı komşu çocuklarına verdim; onlar da teşekkür edip gittiler.

Bazen düşünüyorum: Nerede hata yaptım? Onları çok mu sevdim? Yoksa fazla mı fedakârlık yaptım? Belki de kendimi bu kadar unutmamalıydım… Belki de onlara hayatın sorumluluklarını daha fazla yüklemeliydim.

Bir gün Zeynep’ten mesaj geldi: “Anne, seni huzurevine yerleştirelim mi? Orada arkadaşların olur.” O mesajı okuduğumda ellerim titredi. Huzurevi… Ben çocuklarımı büyütmek için her şeyimi feda ederken şimdi onlar beni başkalarına mı emanet edeceklerdi? O gece sabaha kadar ağladım.

Ertesi gün Ayşe Teyze geldi; gözlerim şiştiği için hemen anladı. “Kızım,” dedi, “bizim nesil böyle işte… Evlatlarımız için kendimizi yok ettik, şimdi onlar bizi unutuyor.”

Bir akşam kapı çaldı; açtığımda karşımdaki kişi postacıydı. Elinde bir zarf vardı; Murat’ın gönderdiği bir miktar para ve kısa bir not: “Anneciğim, ihtiyacın olursa kullan.” Paraya değil, o notun soğukluğuna ağladım asıl… Oğlumun sevgisi artık banka havalesine mi dönüştü?

Bir gün cesaretimi topladım ve aile grubuna mesaj attım: “Çocuklarım, sizleri çok özledim. Birlikte bir akşam yemeği yiyelim mi?” Saatlerce cevap gelmedi. Sonra Elif yazdı: “Anneciğim, bu hafta çok zor ama önümüzdeki ay bakarız.” Önümüzdeki ay… Kim bilir o zamana kadar ne olur?

Bazen pencereden dışarı bakıp geçen insanları izliyorum; genç anneler çocuklarını parka götürüyorlar, birlikte gülüyorlar. İçimde hem bir gurur hem de tarifsiz bir hüzün var. Ben de zamanında öyleydim… Ama şimdi kimse yok yanımda.

Bir gece rüyamda Hasan’ı gördüm; bana gülümsüyordu ve “Sabret Fatma,” diyordu. Uyanınca gözyaşlarımı tutamadım. Sabretmekten başka ne yapabilirim ki?

Bir gün komşu kızı Derya geldi; “Teyze, neden hep yalnızsın?” diye sordu safça. Ne cevap vereceğimi bilemedim… Çünkü yalnızlığın cevabı yoktu.

Şimdi her sabah eski fotoğraflara bakıp geçmişi yaşıyorum. Çocuklarımı özlüyorum; onların sesini, kokusunu… Ama en çok da anneliğin sonunda insanın bu kadar yalnız kalabileceğini kimse söylememişti bana.

Belki de annelik gerçekten en büyük fedakârlık… Ama karşılığı ne zaman gelir? Ya da gelir mi hiç? Sizce çocuklar büyüyünce annelerini neden unutur? Yoksa bu yalnızlık bizim kaderimiz mi?