Kendi Hayatımı Feda Etmeli miyim? Bir Kız Kardeş ve Anne İçin Mutluluğumdan Vazgeçmek
“Yeter artık, Zeynep! Benim de bir hayatım var!” diye bağırdım, sesim mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, elindeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktı ki, ince belli bardak çatladı. Ablam Zeynep ise koltuğa yayılmış, telefonunda sosyal medyada gezinirken bana küçümseyici bir bakış attı. “Senin hayatın mı var? Sen olmasan bu ev ne olurdu?” dedi, alaycı bir gülümsemeyle. O an içimde bir şeyler koptu.
Benim adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartman dairesinde büyüdüm. Babamı küçük yaşta kaybettik; annem ve ablamla baş başa kaldık. Annem, babamdan sonra hayata küsmüş gibiydi. Çalışmayı hiç düşünmedi, evde oturup eski günleri yad etti hep. Ablam Zeynep ise üniversiteyi yarıda bırakıp eve döndü; iş bulmak için çaba bile göstermedi. Evdeki her iş, her sorumluluk bana kaldı. Sabahları işe gitmeden önce kahvaltıyı hazırlar, akşam döndüğümde evi toplar, faturaları öderdim. Onlar ise sanki bu düzenin doğal bir parçasıymış gibi davranırdı.
Bir gün iş yerinde tanıştığım Murat hayatıma girdi. Murat, Anadolu yakasında küçük ama kendi halinde bir muhasebe ofisinde çalışıyordu. Sakin, anlayışlı ve en önemlisi bana değer veren biriydi. Onunla geçirdiğim zamanlarda kendimi ilk kez değerli hissettim. Birlikte hayaller kurduk: küçük bir ev, belki ileride bir çocuk… Ama her defasında annem ve ablam aklımı kurcaladı. Onları bırakıp kendi yoluma gitmek bencillik miydi?
Bir akşam Murat’la Kadıköy’de yürürken bana döndü: “Elif, seninle yeni bir hayat kurmak istiyorum ama sürekli aileni düşünüyorsun. Kendi mutluluğunu hiç önemsemiyor musun?” Sustum. Çünkü cevabım yoktu. O gece eve döndüğümde annem yine televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Ablam ise mutfakta bulaşıkları bana bırakmıştı. İçimden geçenleri ilk kez yüksek sesle söyledim: “Ben de yoruldum! Ben de mutlu olmak istiyorum!”
Ertesi sabah annem surat asarak kahvaltı masasına oturdu. “Senin derdin ne Elif? Biz sana yük mü olduk?” dedi gözleri dolarak. Ablam hemen araya girdi: “Bak anne, Elif’in gözü dışarıda! Bizi bırakıp gidecek.” O an içimdeki öfke patladı: “Hiçbiriniz çalışmayı düşünmüyorsunuz! Her şeyi ben yapmak zorunda mıyım?”
Ailemdeki bu yükü taşımak zorunda olduğuma dair üzerimde görünmez bir zincir vardı sanki. Mahallede herkes birbirinin hayatını konuşur; ‘Elif ne kadar iyi kız, annesine bakıyor’ derlerdi. Ama kimse bana ‘Sen nasılsın?’ diye sormazdı.
Bir gün Murat bana evlenme teklif ettiğinde gözlerim doldu. Mutluluğa bu kadar yaklaşmışken içimde garip bir suçluluk hissettim. Annem ve ablam olmadan mutlu olabilir miydim? Düğün hazırlıkları sırasında annem sürekli şikayet etti: “Bizi unutacaksın, Elif.” Ablam ise düğün masraflarını bahane edip benden para istedi.
Evlendikten sonra Murat’la küçük bir ev tuttuk. İlk başlarda her şey güzeldi ama annem ve ablam sürekli arayıp para istediler, dertlerini anlattılar. Murat anlayışlıydı ama zamanla onun da sabrı tükendi: “Elif, biz evlendik ama sen hâlâ o evde yaşıyorsun sanki.”
Bir gün işten eve dönerken annem aradı: “Elektrikler kesildi, fatura ödenmemiş.” Oysa geçen hafta göndermiştim parayı. Ablam ise yeni aldığı kıyafetleri Instagram’da paylaşıyordu. O an anladım ki ben ne kadar verirsem vereyim, onların hayatında hiçbir şey değişmeyecek.
Murat’la tartışmalarımız arttı. Bir gece bana dönüp “Elif, ya kendi hayatımızı kurarız ya da bu yükün altında eziliriz,” dedi. O gece sabaha kadar düşündüm. Annemi ve ablamı seviyorum ama kendi hayatımı da yaşamak istiyorum.
Bir sabah cesaretimi topladım ve anneme gittim: “Artık kendi ayaklarınızın üzerinde durmanız lazım. Benim de bir ailem var.” Annem ağladı, ablam bağırdı çağırdı ama bu kez geri adım atmadım.
Şimdi hâlâ vicdan azabı çekiyorum ama ilk defa kendim için bir şey yaptım. Bazen pencereden dışarı bakıp soruyorum kendime: Gerçekten iyi bir kız olmak, kendi hayatından vazgeçmek mi demek? Yoksa bazen bencillik de gerekir mi? Siz olsanız ne yapardınız?