Dönme Artık, Torunum…
“Dönme artık, torunum…”
Dedemin sesi, sobanın çıtırtısına karışırken içimde bir şeyler kırıldı. O an, köy evinin loş ışığında, babaannemin elleriyle ördüğü yün çorapları giyerken, çocukluğumun kokusunu içime çektim. İstanbul’dan kaçıp bu köye sığındığımda, her şeyden çok huzur arıyordum. Ama şimdi dedemin bu sözleriyle, huzurun ne kadar kırılgan olduğunu anladım.
“Dede, neden böyle diyorsun? Daha yeni geldim. Şehirde nefes alamıyordum. Burada, sizin yanınızda kendimi yeniden buldum,” dedim, gözlerim dolarak.
Babaannem sessizce mutfağa geçti. Elindeki tülbenti sıktı, yüzünde yılların yorgunluğu vardı. “Oğlum,” dedi kısık sesle, “burası sana iyi geliyor olabilir ama… Bizim yaşadıklarımızı bilmiyorsun.”
İstanbul’da işsiz kalınca, annemle babamın bitmek bilmeyen kavgalarından kaçıp köye gelmiştim. Şehirdeki yalnızlık, burada yerini eski dostlara, komşu teyzelerin sıcak çorbasına bırakmıştı. Ama şimdi dedem ve babaannem bana gitmemi söylüyordu. Neden?
“Dede, bir şey mi oldu? Yoksa ben mi rahatsızlık verdim?”
Dedem gözlerini kaçırdı. “Senin suçun yok oğlum. Ama köy değişti. Eskisi gibi değil artık. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. Geçen hafta komşunun oğlu işsiz kaldı diye neler söylediler… Senin de burada kalman doğru değil.”
İçimde bir öfke kabardı. “Ama ben buraya aitim! Şehirde kimsem yok artık! Sizden başka kimim var?”
Babaannem yanıma oturdu. Elimi tuttu. “Sen bizim canımızsın. Ama köyde işler karışık. Geçen gün muhtar bile oğlunu İstanbul’a gönderdi. Burada gençlere iş yok, umut yok… Sen de burada çürüyüp gitme.”
Bir an sustuk. Sobanın üstünde kaynayan çaydanlıktan çıkan buhar, camlara ince bir sis bırakıyordu. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Çocukken bu karın altında dedemle kızak kayardık. Şimdi ise her kar tanesi içime bir ağırlık bırakıyordu.
O gece uyuyamadım. Dedemin horultusu, babaannemin dua fısıltıları arasında düşüncelerimle boğuştum. İstanbul’a dönmek… Orada ne var ki? İşsizlik, yalnızlık, beton duvarlar… Burada ise ailem var ama onlar bile bana kalmamı istemiyor.
Sabah kahvaltıda babaannem gözlerimin içine bakmadan konuştu: “Bak oğlum, dün gece düşündük. Sen gençsin. Burada sana uygun bir hayat yok artık. Eskiden herkes tarlada çalışırdı, şimdi herkes şehre göçüyor. Biz yaşlandık, yakında bu ev de boş kalacak.”
Dedem başını salladı: “Bizim zamanımızda köyde yaşamak bir gururdu. Şimdi herkes şehirde bir umut arıyor. Sen de kendine yeni bir yol çizmelisin.”
Birden öfkelendim: “Ama siz hep bana köyün değerlerinden bahsettiniz! Birlikten, dayanışmadan! Şimdi neden beni gönderiyorsunuz?”
Dedem derin bir nefes aldı: “O değerler kalmadı oğlum… Komşuluk bitti, herkes kendi derdinde. Gençler işsiz, yaşlılar yalnız… Biz seni burada tutarsak sana kötülük etmiş oluruz.”
Babaannem gözyaşlarını sildi: “Bizim için değil, kendin için git…”
O gün köyde dolaştım. Çocukluk arkadaşım Mehmet’in evine uğradım. Annesi kapıyı açtı: “Mehmet geçen ay Almanya’ya gitti oğlum… Burada iş bulamadı.”
Köy meydanında otururken eski öğretmenim Ali Bey’i gördüm. Yanıma geldi: “Evlat, sen de mi gidiyorsun?”
Başımı eğdim: “Bilmiyorum hocam… Burada kalmak istiyorum ama…”
Ali Bey omzuma dokundu: “Ben de yıllarca burada kaldım ama artık öğrencim yok… Herkes gitti.”
O an anladım ki köy sadece benim değil, herkesin terk ettiği bir yer olmuştu.
Akşam eve döndüğümde dedem kapıda bekliyordu. “Kararını verdin mi?” dedi.
Gözlerim doldu: “Gitmek istemiyorum dede… Ama burada da kalamıyorum.”
Dedem sarıldı bana: “Bazen gitmek de cesaret ister oğlum… Biz seni her zaman bekleriz.”
Ertesi sabah valizimi toplarken babaannem yanıma geldi. Elime küçük bir bohça verdi: “İçinde annenin ördüğü atkı var… Ne zaman üşürsen takarsın.”
Otobüs durağına yürürken arkamdan bakan dedem ve babaannemin gözleri hâlâ aklımda… Onları orada bırakmak içimi parçaladı.
Şimdi İstanbul’da küçük bir odada bu satırları yazıyorum. Her gece rüyamda o köyü görüyorum; dedemin sesi kulaklarımda çınlıyor: “Dönme artık, torunum…”
Peki siz olsaydınız ne yapardınız? Köklerinizi bırakıp yeni bir hayata başlamak kolay mı? Yoksa bazen gitmek mi daha zor?