Geceye Sığınan Umut: Bir Türk Ailesinin Sessiz Çığlığı

“Yine mi elektrik kesildi anne?” diye bağırdım kapıdan girer girmez. Cevap gelmedi. Sadece mutfaktan gelen boğuk bir öksürük sesi ve eski buzdolabının iç çekişi duyuluyordu. Ayakkabılarımı çıkarırken, üzerime sinmiş fabrika kokusunu hissettim; demir, yağ ve ter… Mart ayının o puslu gecesinde, eve dönerken içimde bir huzursuzluk vardı. Babamın hastalığı ilerlemişti, annem ise her geçen gün biraz daha içine kapanıyordu. Kardeşim Zeynep ise odasında sessizce ağlıyordu, yine bursu çıkmamıştı.

Koridorun ucunda annemin silueti belirdi. “Hoş geldin oğlum,” dedi yorgun bir sesle. Gözlerinin altı morarmış, elleri titriyordu. “Babana ilaçlarını verdim ama bu gece ateşi yine yükseldi.”

İçimde bir öfke kabardı. “Neden doktora götürmüyoruz anne? Böyle olmaz ki!”

Annem başını eğdi, sesi neredeyse fısıltıydı: “Paramız yok oğlum… Geçen ayın elektrik faturasını bile ödeyemedik.”

Bir an sustum. O an, evin duvarları üstüme üstüme geldi sanki. Babamın odasına yöneldim. Kapıyı araladığımda, babam eski bir battaniyeye sarılmış, titreyerek yatıyordu. Gözleriyle bana bakmaya çalıştı ama gücü yoktu.

“Baba… İyi misin?”

Zorla gülümsedi. “Sen işten mi geldin oğlum? Yoruldun yine… Ben iyiyim, merak etme.”

Yalan söylediğini biliyordum. Babam eskiden güçlüydü; mahallede herkes ona saygı duyardı. Ama şimdi, hastalık onu kemirmişti. Fabrikada çalıştığım parayla evin masraflarını karşılamaya çalışıyordum ama yetmiyordu. Her gün eve dönerken cebimdeki bozuk paraları sayıyor, markette en ucuz ekmeği seçiyordum.

O gece, mutfakta annemle baş başa kaldık. Ocağın başında çay demliyordu ama gözleri uzaklara dalmıştı.

“Anne,” dedim usulca, “Ben başka bir iş bulsam… Belki daha fazla kazanırım.”

Başını iki yana salladı. “Oğlum, iş bulmak kolay mı? Senin fabrikan bile kapanacak diyorlar. Herkes işsiz kalıyor.”

Birden Zeynep kapının önünde belirdi. Gözleri kıpkırmızıydı. “Abla bana burs vermemişler yine… Okula nasıl devam edeceğim?”

Annem ona sarıldı, ikisi de ağlamaya başladı. Ben ise çaresizlikten yumruğumu sıktım. Bu evde umut her geçen gün biraz daha soluyordu.

Gece yarısı babamın öksürük nöbetiyle uyandım. Koşarak odasına girdim. Nefes alamıyordu, yüzü bembeyazdı.

“Anne! Ambulans çağır!” diye bağırdım.

Telefonun ekranında kalan son kontörlerimizi harcayarak 112’yi aradık. Ambulans gelene kadar babamın elini tuttum. “Dayan baba… Lütfen dayan…”

Ambulans sirenleri mahallede yankılanırken komşular kapıya toplandı. Herkes fısıldaşıyor, kimse gözümün içine bakamıyordu. Babamı sedyeye koyup götürdüler. Annem arkasından koştu ama ambulans hızla uzaklaştı.

O gece hastanede sabahladık. Doktorlar babamın durumunun ağır olduğunu söyledi. “Yoğun bakıma alacağız,” dediler ama umut vermediler.

Sabaha karşı eve döndüğümüzde annem yıkılmıştı. Zeynep ise sessizce dua ediyordu.

Ertesi gün işyerine gitmek zorundaydım. Patronum Halil Bey beni çağırdı.

“Mehmet,” dedi sert bir sesle, “Son zamanlarda dalgınsın oğlum. İşler aksıyor.”

Başımı eğdim. “Babam hastanede Halil Bey… Evde de durum kötü.”

Omzuma dokundu ama sesi yumuşamadı: “Bak oğlum, herkesin derdi var. Ama iş işte yapılacak. Eğer böyle devam edersen seni çıkarmak zorunda kalırım.”

İçimde bir şeyler koptu o an. Eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Mahallede herkes bana acıyarak bakıyordu; kimse yardım etmiyordu ama herkes konuşuyordu.

Akşam eve geldiğimde annem bana bir zarf uzattı.

“Komşumuz Ayşe Teyze getirdi,” dedi utana sıkıla.

Zarfı açtım; içinde birkaç yüz lira vardı ve küçük bir not: “Allah yardımcınız olsun.”

O an gözlerim doldu. Yabancıların merhametiyle ayakta durmaya çalışıyorduk artık.

Bir hafta sonra babamdan haber geldi: Durumu daha da kötüleşmişti. Hastane masrafları için borç almamız gerekiyordu. Annem altınlarını bozdurdu, ben ise ek iş aramaya başladım.

Bir gece eve dönerken Zeynep’i pencerede ağlarken buldum.

“Abim,” dedi titrek bir sesle, “Ben okulu bırakacağım… Sana yük olmak istemiyorum.”

O an içimde bir fırtına koptu. “Hayır Zeynep! Sen okuyacaksın! Bu evde birimiz kurtulacaksa o sen olacaksın!”

Ama biliyordum ki bu sözler sadece teselliydi; gerçekler çok daha acıydı.

Babam hastanede son nefesini verdiğinde hepimiz yıkıldık. Cenazede mahalleli toplandı; herkes başsağlığı diledi ama kimse acımızı paylaşmadı gerçekten.

Babamdan sonra hayat daha da zorlaştı. Annem depresyona girdi, Zeynep ise içine kapandı. Ben ise iki işte birden çalışmaya başladım; gündüz fabrikada, gece markette… Hayallerimi unuttum; üniversiteye gitmek istiyordum ama artık imkansızdı.

Bir akşam markette kasada otururken yaşlı bir adam geldi; bana baktı ve “Evlat, hayat bazen çok ağır gelir insana… Ama unutma, sabreden kazanır,” dedi.

O gece eve dönerken düşündüm: Biz neden hep sabretmek zorundayız? Neden bu ülkenin çocukları hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor?

Şimdi size soruyorum: Siz hiç çaresiz kaldınız mı? Hayallerinizden vazgeçmek zorunda kaldığınız oldu mu?