Borçlar, Anneliğim ve Kaybolan Zaman: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı
“Elif, oğlunu bana bırak, markete gitmen lazım!”
Kayınvalidemin sesi yine evin içinde yankılandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Oğlum Emir’in küçük elleri eteğime yapışmıştı, gözleriyle bana gitmemem için yalvarıyordu. Ama yine de, istemeye istemeye, onun elini kayınvalidemin soğuk avuçlarına bıraktım. Kapıdan çıkarken Emir’in ağlamaklı sesi arkamdan geldi: “Anne, gitme!”
İşte hayatımın özeti buydu: Gitmek zorunda kalmak. Kendi evimde, kendi çocuğumdan uzak kalmak… Çünkü kayınvalidem Hatice Hanım’ın birikmiş borçları vardı ve eşim Murat’la birlikte o borçları ödemek için gece gündüz çalışıyorduk. Ben markette kasiyerlik yapıyordum, Murat ise inşaatta çalışıyordu. Ama ne kadar çalışsak da, borçlar hiç azalmıyordu.
Hatice Hanım’ın borçları, babasının vefatından sonra miras kalan tarlaları satıp altın almasıyla başlamıştı. Altınlar değer kaybedince, bir de üstüne komşulara kefil olunca, borç batağına saplanmıştı. Murat’ın tek oğlu olması yüzünden bütün yük bizim omuzlarımıza bindi. İlk başlarda yardım etmek istedim; sonuçta aileydik. Ama zaman geçtikçe, Hatice Hanım’ın sorumsuzlukları ve bencilliği beni boğmaya başladı.
Bir akşam Murat eve yorgun argın geldi. Yüzünde derin çizgiler vardı. “Elif,” dedi sessizce, “Annemin borcunu ödeyemezsek evi satacaklar.”
O an içimde bir fırtına koptu. “Peki ya biz? Oğlumuz? Kendi geleceğimiz ne olacak?”
Murat başını eğdi. “Biliyorum ama başka çaremiz yok.”
O gece uyuyamadım. Emir’in odasına gittim, başını okşadım. Küçücük bedeniyle derin uykudaydı ama yüzünde bir huzursuzluk vardı. Belki de annesinin gözyaşlarını hissetmişti.
Ertesi sabah Hatice Hanım mutfakta oturuyordu. Çayını karıştırırken bana bakmadan konuştu:
“Elif, bugün de komşuya gitmem lazım. Emir’i sen okula bırakırsın.”
“Benim de işe gitmem gerekiyor,” dedim usulca.
“Ne var bunda? Biraz geç gidersin, ne olacak?”
İşte tam da bu noktada içimdeki sabır taşı çatladı.
“Benim de bir hayatım var anne! Sadece sizin borçlarınızı ödemek için mi yaşıyorum? Oğlumun büyüdüğünü göremiyorum, kendi isteklerimi unutuyorum!”
Hatice Hanım kaşlarını çattı. “Sen bu eve gelin geldin Elif! Aile demek fedakârlık demek! Ben de yıllarca çektim!”
Ama ben onun gibi olmak istemiyordum. Kendi anneliğimi yaşamak istiyordum.
Bir gün Emir ateşlendi. Marketten izin alıp koşa koşa eve geldim. Hatice Hanım ise komşuda okey oynuyordu. Oğlum yalnız başına yatakta kıvranıyordu. O an içimdeki öfke patladı.
“Anne! Emir hasta! Neredesiniz?”
Hatice Hanım elini salladı: “Aman Elif, çocuk bu, hastalanır tabii. Sen abartıyorsun.”
O gece Murat’la tartıştık. “Ya Murat,” dedim gözyaşları içinde, “Ben oğlumun yanında olamıyorum! Sadece borç ödemek için mi evlendik biz?”
Murat sessizdi. O da yorgundu, çaresizdi.
Bir sabah Emir’in okulunda veli toplantısı vardı. Müdür hanım bana bakıp sordu:
“Elif Hanım, Emir son zamanlarda çok içine kapanık oldu. Evde bir sorun mu var?”
Boğazım düğümlendi. Ne diyebilirdim ki? Oğlumun annesi yanında yoktu çünkü başka birinin hatalarını telafi etmekle meşguldü.
O gün eve dönerken karar verdim: Artık kendi hayatımı geri almak zorundaydım.
Akşam yemeğinde masaya oturdum ve Hatice Hanım’a döndüm:
“Anne, bundan sonra kendi borçlarınızı kendiniz ödeyeceksiniz. Ben oğlumun yanında olacağım.”
Hatice Hanım’ın yüzü asıldı. Murat bana baktı, gözlerinde korku vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da sezdim.
“Bunu bana yapamazsınız!” diye bağırdı Hatice Hanım.
“Yapmak zorundayım,” dedim kararlı bir sesle. “Çünkü ben de bir anneyim ve oğluma borçluyum.”
O gece Emir’in yanında uyudum. Sabah uyandığımda ilk defa huzurluydum.
Ama işler kolay olmadı. Hatice Hanım bana küstü, Murat arada kaldı. Ailede soğuk rüzgarlar esti. Ama ben pes etmedim.
Aylar geçti. Borçlar yavaş yavaş azaldı çünkü Hatice Hanım da çalışmaya başladı; komşulara yemek yapıp sattı, temizliklere gitti. Murat’la ilişkimiz zamanla güçlendi çünkü artık birbirimize daha çok destek oluyorduk.
Emir ise yeniden gülmeye başladı. Okulda başarıları arttı, bana sarılıp “Anne, artık hep yanımdasın,” dediğinde gözlerim doldu.
Şimdi düşünüyorum da… Aile için fedakârlık nereye kadar olmalı? Kendi hayatımızdan ne kadar vazgeçebiliriz? Siz olsaydınız ne yapardınız? Benim yerimde olsanız anneliğinizden vazgeçer miydiniz?