“Anne, Belki de Üç Çocuk Yapmamalıydın…”

“Anne, belki de üç çocuk yapmamalıydın…”

Bu cümleyi duyduğum an, mutfakta ellerimden tabak kayıp yere düştü. Cam kırıklarının çıkardığı ses, içimde kopan fırtınanın yanında bir hiçti. Oğlum Emir bana bakıyordu; gözlerinde öfke, yorgunluk ve biraz da suçluluk vardı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir sırrı nihayet söylemişti de, şimdi rahatlamıştı.

“Ne diyorsun Emir?” dedim, sesim titreyerek. “Senin gibi bir evladım olduğu için hiç pişman olmadım ben.”

Emir başını öne eğdi. “Biliyorum anne… Ama bak etrafa. Hepimiz birbirimize yabancı olduk. Senin yükün de çok ağırdı. Belki de… Belki de üç çocuk fazla geldi sana.”

O an, yıllar önceye gittim. 1990’ların başında, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, kocam Hasan’la evlendiğimizde hayallerimiz büyüktü. Bir evimiz, sıcak bir yuvamız olacaktı. İlk çocuğumuz Zeynep doğduğunda, mutluluğumuzu kimseye anlatamazdık. Sonra Emir geldi; ardından da en küçük oğlumuz Kerem…

Hayat kolay değildi. Hasan sabahın köründe çıkıp akşam geç saatlerde eve dönerdi. Ben ise evde çocuklarla uğraşır, bazen komşulara dikiş diker, bazen de apartmanın temizliğini yapardım. Her günüm koşturmayla geçerdi; ama çocuklarımın yüzündeki gülümseme her şeye değerdi.

Ama zamanla işler değişti. Zeynep liseye başladığında benden uzaklaştı. Kendi dünyasını kurdu; bana anlatmadığı sırları oldu. Emir hep sessizdi; içine kapanıktı. Kerem ise yaramazdı, sürekli başını belaya sokardı.

Bir gün Hasan işten kovuldu. Evde para kalmadı. O günleri hatırlıyorum da… Akşamları çocuklara çorba kaynatırken, içimden ağlamak gelirdi. Ama ağlayamazdım; anneler ağlamazdı bizim mahallede.

Bir gece Emir yanıma geldi. “Anne, neden babam bu kadar sinirli?” diye sordu. “Bizi sevmiyor mu?”

O an yüreğim parçalandı. Hasan’ın işsizliği onu hırçınlaştırmıştı; çocuklara bağırıyor, bazen eşyaları kırıyordu. Ama ben hep arada kalıyordum; hem çocukları hem de kocamı korumaya çalışıyordum.

Yıllar geçti. Zeynep üniversiteyi kazandı ve başka bir şehre gitti. Emir ise İstanbul’da kaldı; bir fabrikada çalışmaya başladı. Kerem ise lise son sınıfta okulu bıraktı, arkadaşlarıyla takılmaya başladı.

Bir gün Kerem eve sarhoş geldi. Hasan ona bağırdı, ben araya girdim. O gece evde kıyamet koptu. Kerem kapıyı çarpıp gitti; günlerce dönmedi.

O günden sonra ailemiz bir daha eskisi gibi olmadı. Zeynep arada bir arar oldu; Emir ise içine daha da kapandı. Ben ise her gece dua ettim: “Allah’ım, çocuklarımı koru.”

Şimdi, yıllar sonra Emir’in bana söylediği o cümleyle yüzleşiyorum: “Anne, belki de üç çocuk yapmamalıydın…”

Belki de haklıydı… Belki de üç çocuğa yetemedim. Her birinin derdine koşamadım; hepsine aynı sevgiyi veremedim.

Ama hangimiz mükemmeliz ki? Hangi anne her şeyin en doğrusunu yapabiliyor? Ben sadece elimden geleni yaptım.

Emir’in sesiyle kendime geldim:

“Anne… Biliyorum çok uğraştın bizim için. Ama bazen düşünüyorum da… Keşke daha az yükün olsaydı. Belki o zaman daha mutlu olurduk.”

Gözlerim doldu. “Oğlum,” dedim, “Ben sizi seçtim. Sizinle yaşadığım her an için şükrettim. Ama bazen insanın gücü yetmiyor işte…”

Emir bana sarıldı. Uzun süre öylece kaldık.

O gece yatağıma uzandığımda tavanı izledim. Kendi annemi düşündüm; onun da üç çocuğu vardı ve o da hep mücadele etmişti.

Acaba anneler gerçekten hata mı yapıyor üç çocuk doğurunca? Yoksa hayatın yükü mü bizi böyle yoruyor? Sizce ben nerede yanlış yaptım? Ya da gerçekten yanlış yapan ben miyim?