Bir Şehirlinin Vicdan Muhasebesi: Annemin Eviyle Aramdaki Mesafe

“Senin için mi okuttuk biz seni, yoksa başkalarının çocuğu olasın diye mi?” Annemin sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken, içimde bir yerleri acıttı. O an, köydeki evimizin mutfağında, eski tahta sandalyede otururken, ellerim titriyordu. Yıllardır İstanbul’da kendi düzenimi kurmuş, kırk sekiz yaşımda, hayatımın büyük kısmını şehirde geçirmiştim. Ama annemin bu cümlesi, sanki yılların birikmişliğini bir anda önüme serdi.

O gün köye gitmemin tek sebebi, ailemin ısrarıydı. Özellikle ablam Zeynep’in bitmek bilmeyen talepleri… “Artık senin de elini taşın altına koyman lazım,” demişti telefonda. “Bak, annem yaşlandı. Biz burada uğraşıyoruz, sen ise şehirde keyif çatıyorsun.” O an içimden ona bağırmak geçti: “Ben de burada tek başıma mücadele ediyorum!” Ama sustum. Çünkü ailede büyüklerin sözüne karşı gelinmezdi.

Köyde geçirdiğim o Cumartesi günü, her zamanki gibi huzursuz geçti. Zeynep’in bakışları üzerimdeydi. “Şehirde evin var ya, satsan da buraya dönsen, anneme destek olsan,” dediğinde, içimde bir şeyler koptu. “Zeynep abla, ben orada yıllarca çalıştım, didindim. O evi almak kolay mı sandın?” dedim. Ama o umursamazca omuz silkti: “Aile her şeyden önce gelir. Senin annen bu!”

O gece köyde kalmadım. Otobüse atlayıp İstanbul’a döndüm. Yol boyunca camdan dışarı bakarken, çocukluğumun geçtiği tarlalar birer birer geride kalıyordu. İçimde öfke vardı ama daha çok kırgınlık… Anneme mi kızmalıydım, yoksa Zeynep’e mi? Belki de en çok kendime…

Pazar sabahı erkenden kapım çaldı. Açtığımda karşımda kardeşim Murat’ı gördüm. Elinde bir sepet elma vardı. “Abim,” dedi utangaç bir sesle, “Annem dün gece çok ağladı. Zeynep abla da biraz ileri gitti galiba. Elmalar yeni toplandı, sana getirdim.” Bir an gözlerim doldu. Murat’ın yüzünde çocukluğumuzun saflığı vardı hâlâ. Onu içeri aldım.

Küçük mutfağımda çay koyarken Murat konuşmaya başladı: “Biliyorum abim, kolay değil. Senin de burada bir hayatın var. Ama annem seni çok özlüyor. Zeynep abla da bazen abartıyor biliyorum ama… Ne bileyim işte, aile olmanın yükü ağır bazen.”

Birden içimdeki öfke yerini suçluluğa bıraktı. Yıllardır ailemden uzak durmamın sebebi sadece iş değildi; biraz da kaçmaktı aslında. Köydeki dedikodular, herkesin birbirinin hayatına burnunu sokması… Şehirde ise kimse kimseye karışmazdı. Kendi başına ayakta durmak zordu ama özgür hissettiriyordu.

Murat elmaların birini aldı, ısırdı: “Hatırlıyor musun? Küçükken tarladan elma çalardık da annem kızardı.” Gülümsedim: “Sonra da yakalanınca hep senin üstüne atardım suçu.” İkimiz de güldük ama gülüşümüzün ardında hüzün vardı.

Murat bir süre sessiz kaldıktan sonra ciddileşti: “Abim, annem yaşlanıyor. Belki de son yılları… Biliyorum, herkes kendi hayatını kurdu ama… Bazen düşünüyorum da, ya bir gün çok geç olursa?”

O an boğazım düğümlendi. Annemin elleri geldi aklıma; bana okul çantası dikerkenki hali… Babam erken öldüğünde nasıl dimdik durmuştu… Ben ise hep kaçmayı seçmiştim.

“Murat,” dedim sessizce, “Ben de özlüyorum aslında. Ama oraya dönersem kendi hayatımdan vazgeçmiş gibi hissediyorum.” Murat başını salladı: “Kimse senden her şeyi bırakmanı istemiyor abim. Sadece arada bir gelmen bile yeter belki de. Annem için… Kendin için…”

O gün Murat gittikten sonra saatlerce düşündüm. Şehirde kurduğum düzeni bırakmak istemiyordum ama ailemden tamamen kopmak da vicdanıma ağır geliyordu. Akşam olup ışıklar yanarken, pencereden dışarı baktım; İstanbul’un gürültüsü bile bana yalnızlığımı hatırlattı.

Bir hafta boyunca telefonuma bakmadım. Zeynep defalarca aradı ama açmadım. Annem bir kere aradı; sadece nefesini duydum ve kapattı. O an ağladığını hissettim.

Bir akşam işten dönerken markette eski komşumuz Ayşe Teyze’yi gördüm. “Anneni en son ne zaman gördün?” diye sordu ansızın. Yutkundum: “Geçen hafta köydeydim.” Başını salladı: “Anneler kolay bulunmuyor evlat… Sonra pişman olursun bak.” Eve dönerken Ayşe Teyze’nin sözleri beynimde yankılandı.

O gece eski fotoğraflara baktım; annemin gençliğine, babamla çekilmiş siyah-beyaz karelere… Birden içimde büyük bir boşluk hissettim. Şehirde ne kadar başarılı olursam olayım, köklerimden kopmuş gibiydim.

Ertesi sabah Zeynep’i aradım: “Abla, ben bu hafta sonu tekrar geleceğim köye.” Sesi titredi: “Annem çok sevinecek.” Ama ekledim: “Ama evi satmak yok! Ben burada da ayakta kalmak zorundayım.” Zeynep sustu; ilk defa benim sınırlarımı kabul ettiğini hissettim.

O hafta sonu köye gittiğimde annem beni kapıda karşıladı; gözleri doluydu ama gülümsüyordu. Sarıldık uzun uzun… O an anladım ki; bazen aileyle arandaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun, sevgiyle kapanabiliyor.

Şimdi hâlâ İstanbul’da yaşıyorum ama her ay köye gidiyorum. Annemle oturup çay içiyoruz; Murat’la tarlada dolaşıyoruz; Zeynep’le tartışıyoruz ama sonunda yine sarılıyoruz.

Bazen düşünüyorum: Hayat bizi nereye savurursa savursun, ailemizle aramızdaki bağları tamamen koparmak mümkün mü? Yoksa her şeye rağmen dönüp dolaşıp yine o eski mutfağa mı çıkıyor yolumuz? Siz olsanız ne yapardınız; kendi hayatınızdan vazgeçmeden ailenize nasıl sahip çıkardınız?