Altı Yıl Kanepede: Bir Türk Evliliğinin Sessiz Çığlığı

“Serkan, yine mi burada uyuyorsun? Akşam yemeği hazır, hadi kalk artık!”

Sesim mutfaktan salona yankılanırken, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. Serkan’ın kanepede, televizyonun karşısında, bir elinde telefon diğerinde cips paketiyle geçirdiği altı yıl… Altı yıl boyunca her akşam aynı sahne. O kanepede yatan adam, bir zamanlar bana şiirler yazan, hayaller kuran adam mıydı gerçekten?

İlk zamanlar anlamaya çalıştım. “İşten çok yoruluyorum,” dedi. “Biraz dinleneyim, sonra ilgilenirim seninle.” Ama o dinlenmeler hiç bitmedi. Ben ise her gün biraz daha yalnızlaştım. Annem aradığında sesimi titreyerek açtım telefonu:

“Nasıl gidiyor kızım?”

“İyiyiz anne, işte… Serkan yine yorgun.”

Annemin iç çekişini duydum. “Bak kızım, evlilik sabır ister ama kendini de kaybetme. Senin de bir hayatın var.”

O an annemin sözleri içime işledi. Gerçekten benim de bir hayatım var mıydı? Sabahları erkenden kalkıp işe gidiyor, akşam eve gelip yemek yapıyor, evi topluyor, sonra da Serkan’ın yanına oturup sessizce televizyon izliyordum. Bazen göz göze geliyorduk ama o bakışlarda ne sevgi ne umut kalmıştı.

Bir gece dayanamadım. Salonda, kanepenin ucunda otururken Serkan’a döndüm:

“Serkan, böyle nereye kadar gidecek? Hiçbir şey konuşmuyoruz, hiçbir şey paylaşmıyoruz. Sadece yan yana oturuyoruz.”

Serkan gözlerini ekrandan ayırmadan mırıldandı:

“Abartıyorsun Elif. Herkesin evliliği böyle.”

O an içimde bir şeyler koptu. Gerçekten herkesin evliliği böyle miydi? Arkadaşlarımın Instagram’da paylaştığı mutlu aile fotoğrafları, hafta sonu gezileri, çocuk kahkahaları… Bizim evde ise sadece sessizlik ve kırıntılar vardı.

Bir gün iş yerinde Ayşe bana yaklaştı:

“Elif, iyi misin? Son zamanlarda çok dalgınsın.”

Gözlerim doldu. “Bilmiyorum Ayşe. Sanki hayatım bir döngüye girdi ve çıkamıyorum.”

Ayşe elimi tuttu. “Kendini unutma. Hayat sadece evlilikten ibaret değil.”

O gün eve dönerken dolmuştan inip sahilde yürüdüm. Denizin kokusu, martıların sesi… İçimde bir huzur hissettim ama aynı zamanda büyük bir boşluk vardı. Eve döndüğümde Serkan yine kanepedeydi. O an karar verdim: Artık bir şeyleri değiştirmeliydim.

Bir akşam yemeğinde Serkan’a açıkça konuştum:

“Serkan, ben böyle devam edemem. Birlikte bir şeyler yapmak istiyorum. Hafta sonu dışarı çıkalım mı?”

Serkan yüzünü buruşturdu: “Çok yorgunum Elif. Sen git istersen.”

O an anladım ki bu evlilikte yalnızca ben mücadele ediyorum. Birkaç hafta boyunca kendi başıma dışarı çıktım, eski arkadaşlarımla buluştum, tiyatroya gittim. Her seferinde eve döndüğümde Serkan aynı yerdeydi.

Bir gece annem aradı:

“Kızım, sesin iyi geliyor bu aralar.”

“Biraz kendime vakit ayırmaya başladım anne.”

Annem uzun süre sustu, sonra dedi ki: “Kendini bulman güzel ama unutma, bazen bırakmak da cesaret ister.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Gerçekten bırakmak cesaret ister miydi? Yoksa asıl cesaret, her şeye rağmen kalmak mıydı?

Bir sabah Serkan’la kahvaltı yaparken ona baktım:

“Serkan, ben mutsuzum. Böyle devam edemem. Ya birlikte bir şeyleri değiştireceğiz ya da yollarımızı ayıracağız.”

Serkan ilk kez gözlerimin içine baktı. Uzun süre sustu, sonra fısıldadı:

“Elif… Ben de kayboldum galiba. Ama nasıl çıkacağımı bilmiyorum.”

İlk defa onun da acısını gördüm. Belki de sadece ben değil, o da bu döngünün içinde sıkışıp kalmıştı.

Birlikte bir aile terapistine gitmeye karar verdik. İlk seanslarda ikimiz de çok zorlandık; yıllardır konuşmadığımız ne varsa ortaya döküldü. Serkan’ın iş yerindeki baskısı, benim yalnızlık hissim, ailelerimizin beklentileri… Her şey masaya yatırıldı.

Aylar geçti. Bazen ilerledik, bazen geri düştük. Ama en azından artık konuşuyorduk. Bir gün Serkan bana döndü ve dedi ki:

“Elif, ben seni hala seviyorum ama kendimi de sevmeyi unuttum.”

O an anladım ki bu sadece bizim hikayemiz değil; birçok evlilikte insanlar kendilerini kaybediyor, suskunlukla birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Altı yılın sonunda hâlâ birlikteyiz ama artık her şey eskisi gibi değil. Kendi sınırlarımı çizdim, kendi hayatımı kurmaya başladım. Serkan da değişmeye çalışıyor ama bazen eski alışkanlıklarına dönüyor.

Bazen düşünüyorum: Acaba daha önce cesaret edip konuşsaydım her şey farklı olur muydu? Ya da bazı ilişkiler gerçekten kurtarılmaya değer mi?

Siz olsanız ne yapardınız? Bir evlilikte ne kadar fedakârlık yapılmalı? Yoksa bazen gitmek mi gerekir?