Kardeşim İçin Evden Kaçışım: Bir Vicdan Muhasebesi

“Sen nasıl bir ablasın Elif? Kardeşin hastayken sen dışarıda gezip tozuyorsun! Bir gün olsun bana yardım ettiğini gördüm mü?” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, ellerim titredi, gözlerim doldu. Yirmi yedi yaşındaydım ama hâlâ annemin gözünde sorumsuz bir çocuktum. Oysa ben sadece nefes almak istiyordum, biraz olsun kendim olabilmek…

Küçük bir Anadolu kasabasında, Eskişehir’in kenar mahallesinde büyüdüm. Babamı ilkokuldayken kaybettik. Annem, ablam ve ben, bir de benden üç yaş küçük kardeşim Murat’la hayata tutunmaya çalıştık. Murat doğuştan kas hastasıydı. Yıllarca onun bakımı, hastane yolları, ilaçlar… Annem, tüm yükü omuzlarında taşıdı ama zamanla bu yükü bana da yüklemeye başladı. “Sen ablasın, Murat’a sahip çıkacaksın!”

Liseyi bitirene kadar sesimi çıkarmadım. Ama üniversiteye Eskişehir’e gidince ilk defa özgürlüğün tadına vardım. Orada grafik tasarım okudum, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Ama her tatilde eve döndüğümde annemin bakışları, sözleri, imaları… “Bak Murat’a, ben yaşlanıyorum artık. Sen de elini taşın altına koy.”

Bir gün işten eve döndüğümde annem kapıyı açtı ve daha ben ayakkabımı çıkarmadan başladı: “Bugün Murat’ın ateşi çıktı, ben tek başıma ne yapayım? Senin işin gücün kendini düşünmek!”

O an içimde bir şey koptu. “Anne, ben de yoruldum! Ben de insanım! Hep Murat, hep Murat… Benim hiç mi hayatım yok?” dedim. Annem gözlerimin içine baktı, sesi titreyerek: “Senin hayatın kardeşin! Baban ölmeden önce bana söz verdin!”

O gece sabaha kadar ağladım. Kendi odamda boğuluyordum sanki. Sabah erkenden çantamı topladım. Annem mutfakta çay koyuyordu. “Nereye gidiyorsun?” dedi. “Bilmiyorum anne… Ama burada kalırsam ben de hasta olacağım.”

Otobüsle Ankara’ya gittim. Bir arkadaşımın yanında kaldım bir süre. İş buldum, küçük bir ev tuttum. Her gece annemin sesi kulaklarımda: “Sen nasıl ablasın?” Ama ilk defa kendi hayatımı yaşamaya başladım. Sabahları kahvemi içerken pencereden dışarı bakıyor, kimseye hesap vermeden nefes alıyordum.

Ama vicdan azabı peşimi bırakmadı. Her telefon çaldığında annem arıyor mu diye korktum. Bir gün aradı: “Murat’ın durumu kötüleşti, hastanedeyiz.” İçim parçalandı ama gitmedim. Çünkü biliyordum ki dönersem yine aynı kısır döngüye hapsolacağım.

Bir akşam işten dönerken apartmanın girişinde komşum Ayşe Abla’yla karşılaştım. Gözlerim şişmişti. “Hayırdır kızım?” dedi. Dayanamadım, anlattım her şeyi. O da bana kendi gençliğini anlattı: “Ben de yıllarca kardeşime baktım Elif’im… Sonra bir gün kendimi kaybettim, depresyona girdim. Kimse bana teşekkür etmedi.”

O gece düşündüm: Benim hayatım ne zaman başlayacak? Hep başkalarının yükünü taşırken kendi varlığımı unutmuşum. Annemle konuşmaya karar verdim.

Telefonu açtığımda annem ağlıyordu: “Murat seni çok özledi.” Sustum bir süre. Sonra dedim ki: “Anne, ben seni ve Murat’ı çok seviyorum ama artık kendi hayatımı da yaşamak istiyorum. Benim de hayallerim var.”

Annem önce kızdı, sonra sustu. Günler geçti, aramızdaki mesafe büyüdü ama içimde bir huzur vardı artık. Kendi evimde kendi kararlarımı alıyordum.

Bir gün Murat bana mesaj attı: “Ablacığım, seni anlıyorum. Sen mutlu ol yeter.” O mesajdan sonra gözyaşlarımı tutamadım.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Aile olmak fedakârlık mı demek? Kendi hayatımızdan vazgeçmek mi? Yoksa herkesin biraz nefes almaya hakkı yok mu?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi hayatınızı mı seçerdiniz yoksa ailenizin yükünü taşımaya devam mı ederdiniz?