Mutluluğun Bedeli: Bir Akşamın Sessizliği
“Yeter artık, Zeynep! Ne zaman adam olacaksın sen?” Annemin sesi, mutfağın kapısından salonun ortasına kadar yankılandı. O an, elimdeki çayı masaya bırakırken bardağın titrediğini hissettim. İstanbul’un akşamı, dışarıda korna sesleriyle, içeride ise annemin öfkesiyle birleşiyordu. Bir an için gözlerimi kapattım; dışarıdan gelen boğuk sirenler, komşunun televizyonundan yükselen kahkahalar ve üst kattaki çocukların koşuşturması… Hepsi birbirine karışmıştı. Ama en çok annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu.
“Anne, lütfen… Biraz susar mısın? Sadece bir akşam sessizce oturmak istiyorum,” dedim, sesim titreyerek. Ama o, hiç oralı olmadı. “Senin yaşında ben iki çocuk büyütüyordum! Sen hâlâ hayal peşindesin. Şu resim kursunu bırak artık. Bir iş bul, evlen, adam gibi bir hayat kur!”
İçimde bir şeyler koptu o an. Babamdan kalan eski koltuğa gömüldüm. O koltukta babamla oturduğumuz akşamları hatırladım; bana hep “Kendin ol kızım,” derdi. Ama babam öldüğünden beri evde sadece annemin sesi vardı. Ve o ses, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyordu.
Telefonum titredi. Mesaj: “Yarınki sergi için hazır mısın?” diye sormuştu Elif. Hazır mıydım? Hayır. Çünkü annem sergiye gitmemi istemiyordu. “O resimlerden para mı kazanacaksın? Boş işlerle uğraşma!” diye bağırmıştı geçen hafta.
Birden ayağa kalktım. Annem mutfakta tabakları hışımla yıkıyordu. Yanına gittim, “Anne, ben yarın sergiye gideceğim. Bu benim hayatım,” dedim. Ellerini durdurdu, bana döndü. Gözlerinde hem öfke hem de korku vardı. “Beni yalnız bırakıp gideceksin yani? Babansız kaldık, şimdi de sen mi gideceksin?”
O an içimdeki suçluluk duygusu büyüdü. Annemi yalnız bırakmak istemiyordum ama kendi hayatımı da yaşamak istiyordum. İstanbul’da genç bir kadın olmak zaten zordu; bir de ailemin beklentileriyle baş etmek…
Gece boyunca uyuyamadım. Tavanı izlerken, “Mutlu olmak için neyi feda etmeliyim?” diye düşündüm. Sabah olduğunda annem hâlâ surat asıyordu. Kahvaltı masasında sessizlik vardı; sadece çatal bıçak sesleri…
Sergiye gitmek için evden çıkarken annem arkamdan bağırdı: “Dönmeye utanırsan, sakın bu eve gelme!” Kapıyı çekip çıktım. Merdivenlerden inerken gözlerim doldu ama geri dönmedim.
Sergi kalabalıktı. Elif beni görünce sarıldı: “İyi ki geldin!” dedi. Ama içimde bir boşluk vardı; annemin sözleri kulağımda yankılanıyordu.
Bir adam tabloma bakıyordu. Yanına yaklaştım. “Çok duygulu bir resim,” dedi. “Kendinizi mi anlatıyorsunuz?” Başımı salladım. “Evet, biraz da annemi…”
O an anladım ki; ne yaparsam yapayım, annemin sevgisini kaybetmekten korkuyordum. Ama kendi hayatımı da yaşamak istiyordum.
Sergiden sonra eve dönerken ellerim titriyordu. Kapının önünde durdum, anahtarı çevirdim. Annem salonda oturuyordu, gözleri şişmişti ağlamaktan.
“Anne…” dedim sessizce.
Başını çevirdi, bana baktı. “Korktum,” dedi sadece.
Yanına oturdum, ellerini tuttum.
“Ben de korkuyorum anne,” dedim. “Ama ben de bir hayat kurmak istiyorum.”
O gece uzun uzun konuştuk. Anlattım; hayallerimi, korkularımı… O da anlattı; yalnızlığını, endişelerini…
Belki her şey düzelmedi ama ilk defa birbirimizi dinledik.
Şimdi düşünüyorum da; mutluluğun bedeli nedir gerçekten? Kendi yolumu seçmek mi, yoksa ailemin beklentilerine boyun eğmek mi? Siz olsanız ne yapardınız?