Annemin Ardından: Bir Kapının Eşiğinde

“Neden gelmedin, Emir? Herkes buradaydı, sadece sen yoktun!”

Ablam Zeynep’in sesi, annemin evinin kapısında beni karşılarken bir bıçak gibi içime saplandı. Üç gündür İstanbul’dan kalkıp Eskişehir’e gelmeye cesaret edememiştim. Annemin ölüm haberini aldığımda, elimde tuttuğum çay bardağı yere düşmüş, camlar paramparça olmuştu. O an, içimde de bir şeyler kırıldı. Ama asıl kırılan, annemin yokluğuyla yüzleşme cesaretimdi.

Kapının önünde durdum. İçeriden gelen taziye sesleri, fısıldaşmalar, annemin eski arkadaşlarının ağlamaklı duaları… Hepsi bir araya gelip boğazıma düğümlendi. Zeynep’in gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Baba seni bekliyor,” dedi sessizce. Babam… O güçlü adam, şimdi bir köşede sessizce oturuyor, elleri titreyerek tespih çekiyordu. Onun gözlerinde gördüğüm acı, bana çocukluğumdan beri hiç göstermediği bir zayıflıktı.

Evin içine adım attığımda, annemin kokusu hâlâ duvarlarda asılıydı. O eski lavanta kolonyası… Bir an için onun mutfaktan çıkıp bana “Hoş geldin oğlum,” diyeceğini sandım. Ama tek duyduğum, taziye için gelen komşuların fısıltılarıydı:

“Emir geç geldi diyorlar.”
“İstanbul’da işi varmış…”

Kimse bilmiyordu ki, ben o kapıyı açmaya cesaret edememiştim. Annemin yokluğunu kabullenmekten korkmuştum. Herkesin önünde güçlü görünmeye çalıştım ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Küçük kardeşim Mert, köşe başında sessizce oturuyordu. Göz göze geldik. O da bana kırgındı. “Sen gelmeyince herkes daha çok ağladı abi,” dedi. Sözleri içimi dağladı. Annemin cenazesine yetişememiştim; ama asıl yetişemediğim, onun son anlarında yanında olamamaktı.

O gece evde kalmaya karar verdim. Her köşe başında annemin izleri vardı: Duvardaki eski fotoğraflar, mutfakta yarım kalmış reçel kavanozu, salonda onun ördüğü battaniye… Her şey yerli yerindeydi ama annem yoktu.

Gece yarısı mutfağa su almaya indiğimde babamla karşılaştım. Gözleri şişmişti. “Oğlum,” dedi, “annen seni çok bekledi o gün.”

Yutkundum. “Baba… Ben… Ben korktum gelmeye.”

Babam başını salladı. “Korkmak insana mahsus Emir. Ama bazen korkunun üstüne gitmek gerekir.”

O an anladım ki, sadece annemi değil; ailemi de, geçmişimi de yarı yolda bırakmıştım. Annemle aramızda yıllardır konuşulmayan meseleler vardı. Üniversiteye gitmek için İstanbul’a taşındığımda, annem bana kırılmıştı. “Bizi bırakıp gidiyorsun,” demişti. Ben ise “Kendi hayatımı kurmam lazım,” diye cevap vermiştim. Şimdi ise kendi hayatımın enkazında annemi arıyordum.

Ertesi sabah taziye evinde herkes toplandı. Komşularımızdan Ayşe teyze yanıma yaklaştı: “Emirciğim, annen seninle hep gurur duyardı. Ama son zamanlarda seni çok özlediğini söylerdi.”

Bir anda gözlerim doldu. Annemin bana yazdığı ama göndermediği mektupları buldum o gün çekmecesinde. Her satırında özlem, kırgınlık ve sevgi vardı:

“Oğlum,
Bazen seni aramak istiyorum ama meşgulsün diye çekiniyorum. Babanla iyi misin? İstanbul’da hava nasıl? Burada her şey aynı… Sadece sensiz biraz eksik.”

O mektupları okurken zaman durdu sanki. Annemin bana ulaşamayan sevgisiyle yüzleştim.

Ablam Zeynep’le mutfakta karşılaştık. “Seninle konuşmam lazım,” dedi kararlı bir sesle.

“Ne oldu?”

“Annemin hastalığını sana söylemedik çünkü işlerin yoğundu diye düşündük. Belki de hata ettik…”

Bir anda öfkelendim: “Neden söylemediniz? Belki daha erken gelebilirdim!”

Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü: “Senin de hayatın var diye düşündük Emir! Ama şimdi görüyorum ki, aile olmak bazen birbirimizin yükünü paylaşmak demekmiş.”

O an ablamla sarıldık ve yıllardır biriktirdiğimiz tüm kırgınlıklar döküldü aramıza.

Akşam olduğunda babamla balkona çıktık. Şehir ışıkları altında sessizce oturduk bir süre.

“Biliyor musun Emir,” dedi babam, “annen en çok akşam ezanında seni düşünürdü. ‘Şimdi Emir aç mıdır acaba?’ derdi.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Annemin yokluğunda onun sevgisini daha çok hissettim.

O gece uyuyamadım. Annemin odasına girdim; yatağı hâlâ düzeltilmemişti. Yastığının kenarında bir mendil vardı; çocukken hastalandığımda hep o mendille alnımı silerdi.

Kendi kendime sordum: “İnsan sevdiklerinin kıymetini neden kaybedince anlar?”

Sabah olduğunda Eskişehir’in sokaklarında dolaştım. Her köşe başında annemle yaşadığım bir anı canlandı gözümde: İlkokula başladığım gün elimi tutuşu, üniversiteye uğurlarken gözyaşlarıyla sarılışı… Şimdi ise o anılar omuzlarımda ağır bir yük gibi duruyordu.

Taziye bitip herkes evine döndüğünde ailemle baş başa kaldık. Mert yanıma geldi: “Abi, bundan sonra daha sık gelir misin?”

Başımı salladım: “Söz veriyorum Mert.”

Babam elini omzuma koydu: “Aile olmak bazen suskunlukları da paylaşmak demekmiş oğlum.”

O an anladım ki, geçmişin yükünü taşımak kolay değil ama aileyle paylaşınca hafifliyormuş.

Şimdi annemin yokluğunda onun hatıralarıyla yaşamayı öğreniyorum. Her gün kendime soruyorum:

“Acaba anneme yeterince iyi bir evlat olabildim mi? Siz hiç sevdiklerinize geç kaldığınızı hissettiniz mi?”