Bir Doğum Günü Akşamı: Geleneklerin Gölgesinde Kendi Sesimi Bulmak
“Hayır anne, bu yıl pastayı ben kesmek istemiyorum!” Sözlerim, salonda yankılandı. Annem, elindeki bıçakla donup kaldı. Babamın kaşları çatıldı, ablam ise bana şaşkınlıkla baktı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim bütün duygular bir anda dışarı fırladı sanki. Her yıl, doğum günümde aynı masa etrafında toplanır, annemin yaptığı klasik mozaik pastayı keser, babamın hazırladığı eski Türk sanat müziği kasetleriyle geceyi bitirirdik. Herkes mutlu görünürdü ama ben her defasında kendimi bir tiyatro oyununda rol yapıyormuş gibi hissederdim.
Bu yıl farklıydı. 28 yaşına basıyordum ve artık kendi hayatımda söz sahibi olmak istiyordum. Annem, “Kızım, bu bizim geleneğimiz. Sen doğduğundan beri böyle kutluyoruz,” dedi titrek bir sesle. Gözlerinde hem kırgınlık hem de öfke vardı. Babam ise, “Ne var bunda? Aile olmak böyle şeyler gerektirir,” diyerek bana gözdağı verdi. Ablam ise sessizce telefonuyla oynuyordu, her zamanki gibi hiçbir şeye karışmadan.
İçimde bir fırtına kopuyordu. Yıllardır herkesin mutluluğu için kendi isteklerimi bastırmıştım. Üniversite tercihlerimde bile babamın istediği bölümü seçmiştim; iş bulduğumda annemin istediği gibi evden ayrılmamıştım. Şimdi ise, küçücük bir doğum günü pastası için bile kendi kararımı veremiyordum.
“Anne, ben artık büyüdüm. Kendi doğum günümü nasıl kutlayacağıma karar vermek istiyorum,” dedim. Annem gözlerini kaçırdı, dudakları titredi. “Senin için uğraşıyorum, her şey senin iyiliğin için,” dedi. O an içimde bir suçluluk duygusu yükseldi ama hemen ardından öfke geldi: Neden hep başkalarının iyiliği için yaşamak zorundaydım?
Babam sandalyesini gıcırdatarak kalktı. “Bu evde herkes birbirine saygı gösterir. Sen de ailene saygı göstereceksin!” diye bağırdı. O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece derin bir nefes aldım ve “Ben de kendime saygı göstermek istiyorum baba,” dedim.
O akşam masa dağıldı. Kimse pastadan yemedi. Annem sessizce mutfağa gitti, babam televizyonun sesini açtı ve ablam odasına kapandı. Ben ise balkona çıktım, soğuk havayı ciğerlerime çektim ve ilk kez kendimi özgür hissettim.
O gece uyuyamadım. Annemin mutfakta sessizce ağladığını duydum. İçim acıdı ama geri adım atmak istemedim. Sabah kahvaltısında kimse konuşmadı. Annem gözlerimin içine bakmadı bile. Babam gazeteye gömülmüştü. Ablam ise hâlâ sessizdi.
İki gün boyunca evde buz gibi bir hava esti. Sonunda annem dayanamadı ve yanıma geldi. “Kızım, neden böyle yapıyorsun? Biz kötü bir şey mi yaptık?” dedi gözleri dolu dolu. Elini tuttum: “Anne, sizi çok seviyorum ama artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Sadece bir doğum günü değil bu; ben artık kendi kararlarımı almak istiyorum.”
Annem uzun süre sustu. Sonra başını salladı: “Bunu anlamam zaman alacak galiba,” dedi ve odadan çıktı.
O günden sonra evdeki ilişkiler değişti. Annem bana karşı daha mesafeli oldu, babam ise daha sert konuşmaya başladı. Ablam ise bir gün bana mesaj attı: “Keşke ben de senin kadar cesur olabilsem.” O mesajı okuduğumda gözlerim doldu.
Bir süre sonra kendi başıma dışarıda doğum günümü kutlamaya karar verdim. Birkaç yakın arkadaşımı çağırdım, küçük bir kafede pasta kestik, kahkahalar attık. O an anladım ki mutluluk bazen gelenekleri yıkmakla başlıyormuş.
Ailemle aramdaki mesafe hâlâ tam olarak kapanmadı ama ben artık kendimi daha güçlü hissediyorum. Bazen annemle telefonda konuşurken hâlâ eski günleri özlediğini hissediyorum ama ben de ona yeni hayatımı anlatıyorum.
Şimdi düşünüyorum da: Acaba gerçekten aile olmak, hep aynı gelenekleri sürdürmek mi demek? Yoksa birbirimizin değişimine saygı göstermek mi? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuz için ailenize karşı durabilir miydiniz?