Yirmi Yıl Sonra Kapımı Çalan Eski Kocam: Çocuklarımın Affı ve Benim Vicdanım
“Anne, sakın ona kapını açma! Yirmi yıl önce bizi nasıl terk ettiğini unuttun mu?”
Kızım Elif’in sesi telefonda titriyordu. O an, elimdeki çay bardağı hafifçe sallandı. Gözüm kapının önünde duran, yüzü çökmüş, saçları bembeyaz olmuş adama kaydı. Yirmi yıl önce arkasına bile bakmadan giden, çocuklarımı ve beni bir başımıza bırakan Cemil’di bu. Şimdi, altmış beş yaşında, yalnız ve çaresiz bir adam olarak kapımda duruyordu.
“Anne, lütfen… Bize bunu yapma,” dedi oğlum Murat da telefonda. “Onca yıl neredeydi? Şimdi mi aklına geldik?”
Cemil’in gözleri yere bakıyordu. Sanki utancından göz göze gelmeye cesaret edemiyordu. İçimde bir fırtına kopuyordu; öfke, acıma, kırgınlık ve vicdan arasında gidip geliyordum. Yirmi yıl boyunca tek başıma ayakta kalmaya çalışmıştım. İlk yıllar çok zordu; geceleri ağlayarak uyuduğumu, çocuklarımı tek başıma büyütmenin yükünü nasıl taşıdığımı kimse bilmezdi. Ama zamanla alıştım yalnızlığa. Çocuklarım büyüdü, evlendi, torunlarım oldu. Onların yanında huzur buldum.
Ama şimdi, geçmişin hayaleti gibi Cemil çıkagelmişti. “Bir gece kalabilir miyim?” dedi kısık bir sesle. “Başka gidecek yerim yok.”
İçimdeki anne ve kadın savaşıyordu. Bir yanda çocuklarımın bana olan güveni, diğer yanda yıllarca birlikte yaşadığım adamın çaresizliği…
O gece Cemil’i içeri aldım. Sessizce salonda oturdu. Ona bir battaniye verdim, bir tabak çorba koydum önüne. Yemeğini yerken elleri titriyordu. “Biliyorum, hakkım yok,” dedi gözleri dolarak. “Ama başka kimsem kalmadı.”
Sabah Elif ve Murat eve geldiler. Kapıdan içeri girer girmez Cemil’i görünce yüzleri asıldı. Elif bana sarıldı ama gözleri öfkeliydi. “Anne, senin iyiliğin başına bela olacak,” dedi fısıltıyla.
Oturduk, konuştuk. Murat’ın sesi yükseldi: “Bizi yıllarca aramadı! Sen hasta olduğunda bile aramadı! Şimdi mi baba oldu?”
Cemil başını eğdi. “Haklısınız,” dedi kısık sesle. “Ama insan yaşlanınca yaptığı hataların ağırlığı altında eziliyor.”
Ben sustum. İçimdeki kırgınlıkla vicdan arasında sıkışıp kalmıştım. O gece uyuyamadım. Geçmişte yaşadıklarımız film şeridi gibi gözümün önünden geçti: Cemil’in işsiz kaldığı günler, eve sarhoş geldiği geceler, çocukların korkuyla bana sarıldığı anlar… Sonra bir sabah ansızın çekip gitmesi…
Yıllarca ondan haber alamadık. Birkaç kez aradı ama çocuklar telefona çıkmak istemedi. Sonra tamamen kayboldu hayatımızdan.
Şimdi ise yaşlı ve hasta bir adam olarak geri dönmüştü. Kalacak yeri yoktu; emekli maaşı yetmiyordu, eski dostları da onu terk etmişti.
Bir hafta boyunca evde kaldı Cemil. Çocuklar her gün aradı; “Ne zaman gidecek?” diye sordular. Torunlar bile huzursuzdu; dedelerini tanımıyordu ki…
Bir akşam sofrada sessizlik vardı. Cemil başını kaldırıp Elif’e baktı: “Kızım,” dedi titrek bir sesle, “Sana baba diyemeyecek kadar uzağım biliyorum ama… Affedebilir misin?”
Elif’in gözleri doldu; ama başını çevirdi, cevap vermedi.
O gece Murat yanıma geldi. “Anne,” dedi, “Senin kalbin yumuşak biliyorum ama biz bu adamı affedemeyiz.”
Oğlumun gözlerinde çocukluğunun acısı vardı; babasız büyümenin yarası hâlâ tazeydi.
Cemil ertesi sabah eşyalarını topladı. “Gideyim,” dedi sessizce. “Size daha fazla yük olmak istemiyorum.”
Kapının önünde durduğunda ona sarıldım; içimdeki öfke ve acı birbirine karıştı. “Keşke zamanında gitmeseydin Cemil,” dedim gözyaşlarımla.
O gittiğinde evde derin bir sessizlik oldu. Çocuklar rahatladı ama ben huzursuzdum. Vicdan azabıyla baş başa kaldım.
Geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan affetmeyi ne zaman öğrenir? Geçmişin yükünü taşımak mı daha ağırdır, yoksa affetmenin pişmanlığı mı?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir ömrün yükünü sırtınızda taşırken, affetmek mi daha kolaydır yoksa unutmak mı?