Bir Dostluğun Kıyısında: Babamla Aramızdaki Uçurum
— Baba, lütfen… Sadece bir uygulama! Herkes kullanıyor. Sen de dene, bak belki eski arkadaşlarını bulursun, dedim. Ellerim titriyordu, çünkü babamın gözlerinde o tanıdık inadı görmüştüm yine.
— Oğlum, ben senin gibi değilim. Benim arkadaşlarım kahvede, sokakta. Şu telefonun içindeki insanlara güven olmaz, dedi. Sesi hem yorgun hem de kırgındı. Annem mutfaktan başını uzattı, gözleriyle bana ‘boşver’ dedi ama ben vazgeçmedim.
— Bak baba, “Kumplar” uygulaması var ya, mahalleden herkes orada. Hatta eski komşumuz Mehmet Amca bile! Sen de katılsan, belki biraz neşelenirsin. Yalnızsın diye üzülüyorum, dedim. O an babamın yüzü bir anlığına gölgelendi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu.
Küçükken babam bana hep “Dostluk kolay kurulmaz oğlum, emek ister,” derdi. Ama şimdi, yıllar geçtikçe onun etrafındaki herkes birer birer uzaklaştı. Emek verdiği dostluklar ya başka şehirlere taşındı ya da aralarına küslükler girdi. Babam ise içine kapandı, televizyonun karşısında saatlerce oturur oldu.
Bir gün işten eve döndüğümde onu pencereden dışarı bakarken buldum. Elinde eski bir fotoğraf vardı; gençliğinde mahalle arkadaşlarıyla çekilmiş bir kare. Yavaşça yanına oturdum.
— Ne düşünüyorsun baba? diye sordum.
— Eskiden sokakta top oynardık, kavga ederdik ama akşam olunca yine aynı masada çay içerdik. Şimdi herkes kendi derdinde. Kimse kimseyi aramaz oldu, dedi. Sesi titriyordu.
O gece yatağımda dönüp durdum. Babamın yalnızlığı içimi acıtıyordu. Annemle konuştum ertesi gün.
— Oğlum, baban yaşlandı artık. Arkadaşları ya vefat etti ya da uzaklara gitti. Senin bu teknoloji işlerinden anlamaz ki… Onu zorlamasan mı? dedi.
Ama ben inat ettim. Belki de kendi suçluluğumu bastırmak için… Çünkü ben de iş güç derken babamı ihmal etmiştim yıllarca.
Bir sabah kahvaltıda yine denedim şansımı.
— Baba, bak bu uygulamada sadece yazışmıyorsun, görüntülü konuşabiliyorsun da! Mehmet Amca geçen gün torunuyla konuşmuş, çok mutlu olmuş…
Babam kaşığını tabağa bıraktı.
— Oğlum, ben Mehmet’i aramak istesem gider kapısını çalarım. Her şey sanal oldu sizin dünyanızda. Ben gerçek insan isterim yanımda, dedi.
O an sustum. Çünkü haklıydı belki de… Bizler her şeyi kolaylaştırdıkça, gerçek bağlarımızı kaybediyorduk.
Bir hafta sonra babam hastalandı. Grip sandık önce ama halsizliği geçmedi. Hastaneye götürdük; doktor “yalnızlık depresyonu” dedi anneme gizlice. Eve döndüğümüzde annem ağlıyordu.
— Oğlum, baban eskisi gibi değil artık. Çok yalnız hissediyor kendini…
İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi. O gece babamın odasına girdim.
— Baba… Ben seni anlamaya çalışmadım galiba. Hep kendi bildiğimi okudum. Ama senin için ne yapabilirim? diye sordum.
Babam gözlerini kaçırdı önce. Sonra yavaşça konuştu:
— Oğlum, ben senden teknoloji istemiyorum. Yanımda oturmanı, birlikte çay içmemizi istiyorum sadece… Bazen susarak bile olsa yanında birini hissetmek yetiyor insana.
O an anladım ki; bazen en büyük dostluk, sadece yanında olmaktı sevdiklerinin.
Ertesi gün işten izin aldım ve babamla birlikte mahalleye çıktık. Eski kahveye uğradık; içeride birkaç yaşlı adam vardı. Babam onları görünce gözleri parladı.
— Selamünaleyküm! dedi gülerek.
— Aleykümselam İsmail! Gel otur hele, dediler.
Babam o gün saatlerce sohbet etti eski dostlarıyla. Ben ise köşede onları izledim; aralarındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu gördüm.
Eve dönerken babam bana döndü:
— Oğlum, dostluk zor şeydir ama bir kere kuruldu mu kolay kolay yıkılmaz. Sen de kendi arkadaşlarını ihmal etme olur mu? dedi.
O günden sonra babamla daha çok vakit geçirmeye başladım. Her hafta birlikte kahveye gidiyoruz, bazen eski filmleri izliyoruz evde sessizce.
Şimdi düşünüyorum da; acaba biz gençler olarak ailemize gerçekten zaman ayırıyor muyuz? Yoksa her şeyi teknolojiyle çözmeye çalışırken en değerli anları kaçırıyor muyuz?
Sizce gerçek dostluk nedir? Yanında olmak mı, yoksa her an ulaşabilmek mi? Ben hâlâ cevabını bulamadım…