Üç Ay Kızım Olmadan: Torunum İçin Verdiğim Savaş
Kapı bir kez daha çaldığında, içimdeki korku dalgası boğazıma kadar yükseldi. Torunum Emir’in minik elleriyle bana sarılışı, sanki beni hayata bağlayan tek şeydi. “Babaanne, kim geldi?” diye sordu ürkekçe. Gözlerindeki endişeyi görmemek mümkün değildi. “Kimse önemli değil yavrum,” dedim, ama sesim titriyordu. Kapının arkasında yine sosyal hizmetlerden biri mi vardı? Yine mi gelip Emir’i elimden alacaklardı?
Her şey üç ay önce başladı. Kızım Zeynep, “Anne, bir hafta işim var, Emir’i sana bırakabilir miyim?” dediğinde, içimden bir huzursuzluk geçmişti ama belli etmemiştim. Zeynep’in hayatı hep biraz dağınıktı; genç yaşta evlenmiş, kısa sürede boşanmıştı. Emir ise onun tek dayanağıydı. “Tabii kızım, ne demek,” dedim. O gün Emir’i bıraktı, bir öpücük kondurdu yanağıma ve gitti. Bir hafta geçti, iki hafta geçti… Zeynep’ten ne bir haber, ne bir mesaj. Telefonu kapalı, arkadaşları bilmiyor, eski kocasıyla zaten yıllardır konuşmuyoruz.
İlk başta polise gitmeye korktum. Ya Zeynep’in başına kötü bir şey geldiyse? Ya da… Ya Emir’i elimden alırlarsa? Kendi kendime “Biraz daha bekle,” dedim. Ama günler geçtikçe içimdeki korku büyüdü. Komşular soruyor, akrabalar arıyor: “Zeynep nerede?” Her seferinde başka bir bahane uyduruyorum. “İşi çıktı, şehir dışında.” “Biraz rahatsızlandı.” Ama gözlerimden anlıyorlar yalan söylediğimi.
Bir sabah kapı çaldı. İki kadın, ellerinde dosyalarla: “Sosyal Hizmetlerden geliyoruz.” O an dizlerimin bağı çözüldü. Emir odasında oyuncaklarıyla oynuyordu. Kadınlardan biri bana dönüp, “Zeynep Hanım’a ulaşamıyoruz. Çocuğun velayetiyle ilgili görüşmemiz gerek,” dedi. Gözlerim doldu; “Kızım kayıp,” dedim titrek bir sesle. “Ben bakıyorum torunuma.”
O günden sonra hayatım kâbusa döndü. Her gün başka bir evrak, başka bir görüşme… Beni sorguya çeker gibi sorular: “Geliriniz var mı?” “Sağlık durumunuz nasıl?” “Emir’in babasıyla iletişiminiz var mı?” Sanki ben suçluymuşum gibi hissettim kendimi. Oysa ben sadece torunumu korumaya çalışıyordum.
Bir gece Emir ateşlendi. Sabaha kadar başında bekledim, alnına soğuk bez koydum. O an düşündüm: Ya Emir’i elimden alırlarsa? Onu kim bu kadar sever? Kim onun başında sabaha kadar bekler? Kim onun saçlarını okşar, korktuğunda yanında olur?
Kardeşim Ayşe aradı bir gün: “Fatma abla, bu iş böyle gitmez. Bir avukat bulalım.” Ama avukat tutacak param yoktu ki… Emekli maaşımla zar zor geçiniyorum. Yine de Ayşe ısrar etti, kendi tanıdığı birini getirdi. Avukat Hanife Hanım geldiğinde gözlerimin içine baktı: “Fatma Hanım, siz bu çocuğun tek ailesisiniz şu an. Ama devlet prosedürleri acımasızdır.”
O günden sonra Hanife Hanım’la birlikte kurumlara dilekçeler verdik, mahkemelere çıktık. Her seferinde aynı korku: Ya Emir’i elimden alırlarsa? Bir gün sosyal hizmetlerden biri bana dedi ki: “Fatma Hanım, yaşınız ilerlemiş… Belki Emir için daha genç bir aile daha iyi olur.” O an içimde bir şey koptu. “Ben onun babaannesiyim! Onu kimse benden daha çok sevemez!” diye bağırdım.
Mahallede dedikodular başladı: “Zeynep kesin kötü yola düştü.” “Çocuğu bırakıp gittiğine göre başına iş açmıştır.” Herkesin dilinde başka bir hikâye… Ben ise her gece dua ediyorum: Allah’ım, kızımı koru ve bana geri getir.
Emir bazen soruyor: “Annem ne zaman gelecek?” Ona ne diyebilirim ki? “Yakında gelir oğlum,” diyorum ama gözlerim doluyor. Bir gece yanıma sokuldu: “Babaanne, annem beni unuttu mu?” O an yüreğim parçalandı. “Hayır yavrum, annen seni çok seviyor,” dedim ama kendi kendime de inanmıyordum.
Bir gün mahalledeki markette karşılaştığım komşum Şule abla bana yaklaştı: “Fatma abla, senin yerinde olsam çocuğu devlete verirdim. Hem senin yaşında bu kadar yük çekilmez.” O an öyle öfkelendim ki… “Şule abla, sen hiç torun sevgisi bilmez misin? Ben Emir’siz nasıl yaşarım?” dedim.
Mahkeme günü geldiğinde ellerim titriyordu. Hakimin karşısında avukatım konuştu: “Müvekkilim Fatma Hanım, torununa üç aydır tek başına bakıyor. Çocuğun psikolojisi için en iyisi babaannesinin yanında kalmasıdır.” Karşı taraftan sosyal hizmetler temsilcisi ise soğuk bir sesle: “Fatma Hanım’ın yaşı ilerlemiş ve maddi durumu yetersiz.”
Hakim bana döndü: “Fatma Hanım, sizce Emir’in geleceği için en doğrusu nedir?” Gözlerim doldu; “Ben ona annesinin kokusunu veremem belki ama sevgimi veririm. Onu bırakmam,” dedim.
Mahkeme ertelendi. Eve dönerken Emir’in elini sımsıkı tuttum. O gece birlikte dua ettik; ben kızım için, Emir ise annesi için…
Üç ay geçti ama hâlâ Zeynep’ten haber yok. Her kapı çaldığında yüreğim ağzıma geliyor; ya Zeynep dönmüşse ya da Emir’i elimden almaya gelmişlerse…
Bazen düşünüyorum: Bir anne neden çocuğunu bırakır? Ben olsam asla bırakmazdım… Ama kim bilir Zeynep’in içinde ne fırtınalar koptu? Belki de yardım isteyemeyecek kadar çaresizdi…
Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Torununuz için her şeyi göze alır mıydınız? Yoksa yaşınızın ve imkanlarınızın sınırlarını kabul edip onu devlete mi emanet ederdiniz?