Kendi Hayatımızı Yaşamak İçin Sizin Tavsiyenize İhtiyacımız Yok, Anne!

“Yeter artık, anne! Kendi hayatımızı nasıl yaşayacağımıza karar vermek için sizin tavsiyenize ihtiyacımız yok!” diye bağırdım, sesim mutfakta yankılandı. Ellerim titriyordu. Masanın başında oturan kayınvalidem, Fatma Hanım, gözlerini kısıp bana baktı. Eşim Murat ise sandalyesinde büzülmüş, iki arada bir derede kalmıştı. O an, altı yıllık evliliğimizin en gergin anını yaşıyorduk.

Fatma Hanım, evliliğimizin ilk gününden beri hayatımızın her köşesine burnunu sokmuştu. Hangi perdeyi asacağımızdan tutun da, akşam yemeğinde ne pişireceğime kadar her şeye karışıyordu. Murat ise annesinin sözünden çıkmaz, bana da “Boş ver, annem işte” der geçiştirirdi. Ama ben her geçen gün biraz daha eziliyordum. Annemle babam küçük bir kasabada yaşadıkları için, İstanbul’daki bu koca apartmanda yalnızdım. Arkadaşlarım vardı elbette ama kimseye tam anlamıyla içimi dökemiyordum.

O gün, Fatma Hanım yine sabah erkenden gelmişti. Kapıyı açar açmaz, “Kızım, bu halılar neden böyle kirli? Çocuk olunca ne yapacaksın sen?” diye söylenmeye başladı. Oysa ben sabahın köründe kalkıp evi silip süpürmüştüm. Yine de gözüme hiçbir şey hoş görünmüyordu. Kahvaltı masasında Murat’a dönüp, “Oğlum, senin gömleklerin ütüsüz mü kalıyor? Eskiden ben ütülerdim, şimdi bakıyorum da…” dediğinde içimde bir şeyler koptu.

Kahvaltıdan sonra mutfağa geçtik. Fatma Hanım bulaşıkları yıkamaya kalktı, “Sen beceremiyorsun zaten, bırak ben yapayım,” dedi. O an elimdeki bardağı neredeyse yere fırlatacaktım. Sakin olmaya çalıştım ama sesim titreyerek, “Ben hallederim,” dedim. O ise aldırmadı bile.

Öğleden sonra en yakın arkadaşım Zeynep aradı. Sesimi duyar duymaz, “Yine mi kayınvaliden?” dedi. “Evet,” dedim, “Bugün de sabahın köründe geldi.” Zeynep iç çekti: “Ne istiyorlar? Neden daha önce bir şey söylemediler?”

“Hiç susmadılar ki Zeynep! Hep konuştular, hep karıştılar… Ama bugün sabrım taştı!” dedim gözlerim dolarak.

O akşam Murat’la konuşmaya karar verdim. Salonda otururken ona döndüm: “Murat, annenin bu kadar müdahale etmesinden yoruldum. Kendi evimizde bile rahat değilim.”

Murat başını öne eğdi: “Biliyorum ama annem yaşlı… Kırmak istemiyorum.”

“Peki ya ben? Ben kırılınca ne olacak?” dedim hıçkırarak.

O gece uyuyamadım. Annemin bana çocukken söylediği sözler aklıma geldi: “Kızım, kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğren.” Ama burada, bu evde kendi ayaklarım üzerinde durmak imkânsız gibiydi.

Ertesi gün Fatma Hanım yine geldi. Bu kez yanında komşusu Şengül Teyze de vardı. Oturma odasında çay içerken Şengül Teyze bana döndü: “Kızım, çocuk düşünmüyor musunuz artık? Altı yıl olmuş…”

Fatma Hanım hemen atıldı: “Ben de diyorum ya Şengül abla! Gençler şimdi kariyer peşinde koşuyorlar, çocuk yapmayı unutuyorlar.”

İçimdeki öfke kabardı. “Biz kendi hayatımızı yaşıyoruz,” dedim zorla gülümseyerek.

Şengül Teyze dudak büktü: “Aman kızım, büyüklerin lafını dinlemek lazım.”

O an kendimi küçücük hissettim. Sanki herkes benim üzerimde hak sahibiydi. O gece Zeynep’e mesaj attım: “Artık dayanamıyorum.”

Zeynep hemen aradı: “Bak Elif,” dedi (adımı Elif koymuşlardı), “Senin hayatın bu. Kimse senin yerine yaşamıyor. Murat’la açıkça konuşmalısın.”

Bir hafta boyunca Murat’la konuşmaya çalıştım ama her seferinde lafı geçiştirdi. Sonunda bir akşam Fatma Hanım yine evimize geldiğinde patladım.

Mutfakta bulaşıkları yıkarken arkamdan yaklaştı: “Kızım, Murat’a yemekleri tuzlu yapıyorsun galiba, geçen gün midesi yanıyordu.”

Elimdeki tabağı tezgâha bıraktım ve ona döndüm: “Anne! Lütfen artık karışmayın! Biz kendi hayatımızı nasıl yaşayacağımıza karar verebiliriz!”

Fatma Hanım bir an dondu kaldı. Sonra sesi titreyerek: “Ben sadece iyiliğinizi istiyorum,” dedi.

“Biliyorum,” dedim gözlerim dolarak, “Ama bu bizim hayatımız! Hatalarımızla, doğrularımızla kendimiz yaşamak istiyoruz!”

O an Murat mutfağa girdi. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Fatma Hanım ağlamaklı bir sesle: “Bak oğlum, ben istenmiyorum artık!” dedi.

Murat bana baktı: “Elif… Biraz fazla olmadı mı?”

İçimde bir şeyler kırıldı o anda. Yalnızdım. Eşim bile beni anlamıyordu.

Fatma Hanım kapıyı çarpıp çıktıktan sonra Murat’la uzun süre konuşmadık. Evde soğuk bir hava esti günlerce.

Bir hafta sonra annem aradı. Sesimi duyunca hemen anladı bir şeylerin yolunda gitmediğini: “Kızım, iyi misin?”

Ağlamaya başladım telefonda: “Anne, burada kimse beni anlamıyor.”

Annem uzun uzun sustu sonra: “Kızım, bazen insan kendi sınırlarını çizmek zorunda kalır. Kimseye kendini ezdirme.”

O gece Murat’la tekrar konuştum: “Bak Murat, ben bu şekilde yaşayamam. Ya birlikte sınır koyarız ya da ben kendi yoluma giderim.”

Murat ilk defa ciddiyetimi fark etti sanırım. Ertesi gün annesiyle konuştuğunu söyledi ve Fatma Hanım bir süreliğine gelmemeye başladı.

Ama aramızda açılan mesafe kolay kolay kapanmadı. Ben hâlâ yalnız hissediyordum; çünkü Murat’ın annesine karşı net bir tavır almasını beklemiştim ama o hep arada kalmayı seçti.

Zaman geçti… Fatma Hanım hastalandı ve hastaneye kaldırıldı. Murat’la birlikte yanına gittik. Beni görünce gözleri doldu: “Kızım… Ben sadece iyi olmanızı istedim.”

Elini tuttum: “Biliyorum anne… Ama bazen iyi niyet de insanı boğabiliyor.”

O günden sonra ilişkimiz biraz daha yumuşadı ama hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu olamadık.

Şimdi bazen düşünüyorum; acaba Türk ailelerinde neden herkes birbirinin hayatına bu kadar müdahil olmak zorunda? Kendi sınırlarımızı çizmek neden bu kadar zor? Sizce de öyle değil mi?