Bir Annenin Yarası: Kızımın Son Sözlerinde Umudu Aramak
“Anne, ben geldim!” Elif’in sesi koridorun ucundan yankılandı. O an, mutfakta çaydanlığın altını kapatırken içimde bir huzursuzluk vardı. “Geç kaldın kızım, merak ettim,” dedim, sesim titrek. Elif kapının önünde durdu, gözleri parlıyordu. “Arkadaşlarla kütüphanedeydik, sınav haftası ya…” dedi gülümseyerek. O gülüş… Şimdi o gülüşü hatırladıkça içim yanıyor.
O gece, Elif odasında ders çalışırken ben de salonda televizyonun karşısında uyuyakalmışım. Gece yarısı bir telefon sesiyle uyandım. Arayan komşumuz Ayşe Hanım’dı. “Fatma abla, hemen hastaneye gel… Elif’i ambulansla getirdiler,” dedi ağlayarak. O an dünya başıma yıkıldı. Ayaklarım beni zor taşıdı. Hastaneye vardığımda doktorlar başlarını öne eğmişti. “Başınız sağ olsun,” dediler. Elif’im… Gözleri kapalıydı, elleri buz gibi… O an içimde bir şeyler koptu.
Cenaze günü evimiz insan doldu. Herkes başsağlığı diledi, ama kimse acımı hafifletemedi. Eşim Mehmet köşede sessizce ağlıyordu. Oğlum Yusuf ise duvara bakıyordu, gözleri donuktu. Herkesin dilinde aynı cümle: “Allah sabır versin.” Ama sabır neydi ki? Kızımı toprağa verirken içimden bir parça da onunla gitti.
Günler geçtikçe evdeki sessizlik büyüdü. Elif’in odasına girmeye korkuyordum. Bir gün, dayanamadım; kapısını araladım. Masasının üstünde bir defter vardı. Titreyen ellerimle açtım. İlk sayfada bana yazılmış bir mektup buldum:
“Anneciğim,
Biliyorum bazen çok endişeleniyorsun. Ama ben seni çok seviyorum ve hep yanında olacağım. Hayatta ne olursa olsun, senin güçlü olduğunu biliyorum. Eğer bir gün yanımda olmazsam, lütfen üzülme. Ben hep kalbindeyim.”
O satırları okurken gözyaşlarım deftere damladı. Elif’in sesi kulaklarımda yankılandı: “Anne, ben geldim!”
O günden sonra hayatımızda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Mehmet işe gitmek istemiyor, Yusuf ise okuldan kaçar olmuştu. Bir akşam sofrada sessizce otururken Mehmet aniden bağırdı: “Neden Elif’i o gün bırakmadın? Neden onu yalnız gönderdin?” Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. “Ben de bilmiyorum Mehmet! Ben de her gün kendimi suçluyorum!” diye haykırdım.
Yusuf ise odasına kapanıp saatlerce bilgisayar başında oturuyordu. Bir gece yanına gittim, omzuna dokundum: “Oğlum, konuş benimle.” Yusuf gözlerini kaçırdı: “Keşke ben gitseydim anne… Keşke Elif yaşasaydı.” O an sarıldık ve birlikte ağladık.
Elif’in yokluğu evimizin duvarlarını soğuttu. Komşular uğramaz oldu, arkadaşlar aramaz oldu. Herkes kendi hayatına döndü ama bizim hayatımız orada, o hastane koridorunda kaldı.
Bir gün Elif’in en yakın arkadaşı Zeynep geldi. Elinde küçük bir kutu vardı. “Elif bunu sana vermemi istemişti,” dedi gözleri dolu dolu. Kutunun içinde Elif’in çocukluğundan kalma bir oyuncak bebek ve küçük bir not vardı:
“Anneciğim,
Beni her zaman korudun, kolladın. Şimdi sıra sende; kendini koru olur mu? Ben seni hep seveceğim.”
O notu okuduktan sonra ilk kez derin bir nefes aldım. Belki de Elif bana veda etmeye hazırlanmıştı, belki de hissetmişti…
Aylar geçti, acımız biraz olsun hafifledi mi bilmiyorum ama artık Elif’in odasına girip onun defterini okuyabiliyorum. Mehmet’le konuşmaya başladık; suçlamalar yerini sessizliğe bıraktı. Yusuf ise yavaş yavaş hayata dönüyor.
Bir gün mutfakta çay içerken annem yanıma oturdu: “Kızım,” dedi, “her annenin yüreğinde bir yara vardır ama senin yaran çok taze.” Gözlerime baktı: “Elif seni izliyor şimdi; onun için güçlü olmalısın.”
Bazen pencereden gökyüzüne bakıyorum ve Elif’in bana yazdığı son satırları hatırlıyorum: “Ben hep kalbindeyim.” Gerçekten de öyle mi? Bir anne evladını kaybettikten sonra yeniden umut bulabilir mi? Siz olsanız nasıl dayanırdınız? Lütfen bana yazın…