Oğlumun Hayatını Kurtaracak Sır: Bir Baba, Bir Çocuk ve Umut Arasında
“Baba, ben ölecek miyim?” dedi Arda, gözleri kocaman açılmış, sesi titrek. O an içimde bir şeyler koptu. Oğlumun minik ellerini avuçlarımın içine aldım; parmakları buz gibiydi. Cevap veremedim. Sadece başımı eğip gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. O an, hastanenin çocuk onkoloji servisinde, duvarlardaki rengarenk çizimlerin ardında saklanan acının ne kadar derin olduğunu bir kez daha anladım.
Arda altı yaşında. İki ay önce, sürekli ateşi çıkınca götürdük doktora. Önce grip dediler, sonra tahliller, biyopsiler derken teşhis kondu: lösemi. O günden beri hayatımız altüst oldu. Eşim Zeynep’le aramızda sürekli tartışmalar başladı. Ben umutlu olmaya çalıştıkça o daha da karamsarlaşıyor, “Neden bizim başımıza geldi?” diye isyan ediyordu.
Bir gece, hastanenin koridorunda volta atarken, yanımdan hızlıca geçen bir hemşireye çarptım. Elindeki dosyalar yere saçıldı. Özür dilerken, yanımızdan geçen genç bir çocuk bana yaklaştı. On dört, on beş yaşlarında, saçları yeni uzamaya başlamıştı. Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı.
“Beyefendi,” dedi fısıltıyla, “Oğlunuz Arda değil mi?”
Şaşkınlıkla başımı salladım. “Evet… Tanıyor musun?”
Çocuk etrafına bakındı, sonra bana iyice yaklaştı: “Onu kurtaracak bir sır biliyorum.”
O an kalbim deli gibi atmaya başladı. “Ne diyorsun sen? Nasıl yani?”
Çocuk gözlerini kaçırdı. “Burada herkes ilaçlara güveniyor ama bazen başka şeyler de gerekiyor. Ben de hastaydım… Ama annem bana eski bir Anadolu tarifini uyguladı. Şimdi iyiyim.”
Bir an inanmak istemedim. Ama çaresizlik insanı her şeye açık hale getiriyor. “Nedir bu tarif?” dedim.
Çocuk cebinden buruşturulmuş bir kağıt çıkardı. “Bunu kimseye gösterme,” dedi ve hızla uzaklaştı.
Kağıtta el yazısıyla yazılmış birkaç satır vardı: “Kekik suyu, keçiboynuzu pekmezi, sabah güneşinde toplanmış adaçayı… Her sabah aç karnına bir kaşık.”
O gece uyuyamadım. Zeynep’e söylemeye korktum; zaten doktorlara güvenmekten başka çaremiz olmadığını düşünüyordu. Ama ben… Ben Arda için her şeyi denemeye hazırdım.
Ertesi sabah erkenden evimize uğrayıp listedeki malzemeleri topladım. Annem köyden keçiboynuzu pekmezi göndermişti geçen ay; kekik ve adaçayını da aktardan aldım. Hastaneye döndüğümde Zeynep beni kapıda karşıladı.
“Yine mi umut tacirlerinin peşindesin?” diye bağırdı. “Doktorlar ne diyorsa onu yapacağız! Çocuğumuzu kobay mı yapacaksın?”
Sustum. Sadece Arda’nın odasına girdim ve ona gülümsedim. “Bak oğlum,” dedim, “Bugün sana özel bir karışım getirdim. Eskiden dedelerimiz hasta olunca bunu içerdi.”
Arda gözlerini kocaman açtı: “Acı mı?”
“Biraz,” dedim gülerek, “Ama seni güçlendirecek.”
İlk kaşığı verirken ellerim titriyordu. İçimde korku ve umut birbirine karışmıştı.
Günler geçti. Arda’nın durumu bazen iyiye gidiyor gibi oluyordu, bazen de daha kötüleşiyordu. Zeynep’le aramızdaki gerilim artıyordu. Bir gece kavga ettik; o bana bağırdı, ben sustum. Sonra annem aradı: “Oğlum, Allah’a dua et ama doktorları da dinle.”
Bir sabah Arda’nın ateşi tekrar yükseldi. Doktorlar acil müdahale etti; ben koridorda dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi başıma kapattım.
O sırada o çocuk tekrar ortaya çıktı. Yanıma oturdu sessizce.
“Biliyor musun,” dedi, “Ben de burada yatarken babam hep bana masallar anlatırdı. Sonra bir gün annem getirdi o karışımı… Belki de sadece inandığım için iyileştim.”
Başımı kaldırdım: “Sen gerçekten iyileştin mi?”
Gülümsedi: “En azından artık korkmuyorum.”
O an anladım ki bazen mucize dediğimiz şey sadece umuda tutunmakmış.
Arda günler sonra ilk kez gülümsediğinde, içimde tarifsiz bir sevinç hissettim. Doktorlar hâlâ temkinliydi ama ben oğlumun gözlerinde yeniden yaşam ışığını gördüm.
Zeynep’le aramızdaki buzlar yavaş yavaş eridi. Birlikte dua ettik, birlikte ağladık.
Aylar geçti. Arda’nın tedavisi devam etti ama ben her sabah ona o karışımdan vermeye devam ettim. Belki tıbben hiçbir anlamı yoktu ama oğlumun morali yükselmişti.
Bir gün doktorumuz Prof. Dr. Cemal Bey odada durdu ve şöyle dedi: “Arda’nın değerleri iyiye gidiyor. Devam edin böyle.”
O an gözlerim doldu; Zeynep’le birbirimize sarıldık.
Şimdi düşünüyorum da… Bir babanın çaresizliğiyle başladığım bu yolculukta en çok öğrendiğim şey şu oldu: Umut bazen en beklenmedik yerden gelir ve insanı hayata bağlar.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bilimin mi yoksa umudun mu peşinden giderdiniz?