Herkes Biliyordu, Bir Ben Hariç: İstanbul’da Bir Apartman Dairesinde Yalanlarla Yaşamak
“Bunu bana nasıl yaparsın, Serkan?” diye bağırdım, sesim apartmanın koridorunda yankılandı. Kapı aralığından sızan loş ışıkta, Serkan’ın yüzü bembeyazdı. O an, gözlerindeki suçluluk ve korku karışımı ifadeyi asla unutamayacağımı biliyordum. Oysa ben, on beş yıldır bu adamla aynı yastığa baş koymuş, ona güvenmiş, onunla bir ömür geçireceğime inanmıştım.
O gece yağmur camlara vururken, içimdeki fırtına çoktan kopmuştu. Esenyurt’taki bu eski apartman dairesinde, hayatımın en büyük yalanını öğrenmiştim. Serkan’ın bana ihanet ettiğini, hem de en yakın arkadaşım Zeynep’le… O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki yıllardır üst üste koyduğum tuğlalar bir anda devrildi ve ben enkazın altında kaldım.
“Bak Elif, açıklayabilirim…” dedi Serkan, sesi titriyordu. Ama açıklayacak ne vardı ki? Zeynep’le çocuklarımızı aynı parkta oynatmış, birlikte kahvaltılar etmiş, dertleşmiştik. Oysa şimdi her şey bir yalandan ibaretti.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annem aradı, “Kızım, iyi misin?” dediğinde boğazım düğümlendi. Anneme hiçbir şey anlatamadım; çünkü bizim ailede sorunlar konuşulmazdı. Babam yıllarca annemi aldattı, annem hep sustu. Ben de susmak istemedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Sabah olunca çocukları okula hazırladım. Onların gözlerinde hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım. Küçük kızım Defne, “Anneciğim, bugün bana saçımı örer misin?” dediğinde ellerim titredi. Onun saçlarını örerken aynada kendi gözlerime baktım; gözlerim kan çanağı gibiydi ama Defne’nin bundan haberi olmamalıydı.
Serkan işe gitmek için kapıdan çıkarken bana bakmaya bile cesaret edemedi. Kapı kapandıktan sonra mutfağa gidip yere çöktüm ve sessizce ağladım. O an içimdeki öfkeyi ve çaresizliği tarif edemem. “Neden ben?” diye sordum kendime defalarca.
O gün Zeynep’i aradım. “Buluşmamız lazım,” dedim. Sesimdeki soğukluğu o da hissetmiş olmalıydı. Kadıköy’de bir kafede buluştuk. Zeynep’in gözleri yere bakıyordu; suçluydu ama bir yandan da rahatlamış gibiydi. “Elif… Özür dilerim,” dedi sadece. O an ona tokat atmak istedim ama yapamadım. Sadece kalkıp gittim. Arkadaşlığımızın bittiği an buydu.
Günler geçtikçe apartmandaki komşuların bakışları değişti. Herkesin bildiği bir sırrı en son öğrenen bendim sanki. Kapıcı Mehmet Amca bile bana acıyarak bakıyordu. Bir gün marketten dönerken komşum Ayşe Abla yanıma yaklaştı: “Canım, bir şeye ihtiyacın olursa haber ver,” dedi. Oysa ben sadece yalnız kalmak istiyordum.
Çocuklar babalarını sormaya başladığında ne diyeceğimi bilemedim. Serkan birkaç gün eve gelmedi; sonra geldiğinde valizini topladı. “Elif, çocuklar için buradayım,” dedi ama gözlerinde pişmanlık yoktu. Sanki her şey olması gerektiği gibiymiş gibi davranıyordu.
Bir gece annem aradı ve “Kızım, bu evde kalma artık,” dedi. Ama nereye gidecektim? İstanbul’da kiralar ateş pahasıydı; iki çocukla yeni bir hayat kurmak kolay değildi. İş bulmam gerekiyordu ama yıllardır ev hanımıydım; elimden gelen tek şey yemek yapmak ve çocuk bakmaktı.
Bir gün cesaretimi topladım ve mahalledeki pastaneye iş başvurusu yaptım. Patronum Cemil Bey ilk başta tereddüt etti ama sonra bana şans verdi. İlk maaşımı aldığımda çocuklarıma dondurma aldım; o an kendimi ilk kez güçlü hissettim.
Ama geceleri yalnız kaldığımda içimdeki boşluk büyüyordu. Zeynep’in ihanetini affedemiyordum; Serkan’a ise artık sadece öfke duyuyordum. Çocuklar babalarını görmek istediklerinde onları engellemedim ama her seferinde içim acıdı.
Bir gün Defne yanıma gelip “Anne, babam neden bizimle yaşamıyor?” diye sorduğunda gözlerim doldu. Ona doğruyu söyleyemedim; sadece “Bazen büyükler hata yapar,” dedim.
Apartmandaki dedikodular hiç bitmedi. Herkesin dilindeydim artık: “Elif’in kocası Zeynep’le kaçmış,” diyorlardı arkamdan. Bir gün markette kasiyer kız bana acıyarak baktığında utancımdan yerin dibine girdim.
Aylar geçti; zamanla yaralar kabuk bağladı ama izleri hep kaldı. Bir gün Serkan aradı ve “Affedebilir misin?” dedi. Ona sadece “Hayır,” dedim ve telefonu kapattım. Artık kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrenmiştim.
Şimdi geceleri çocuklarımı uyuttuktan sonra camdan dışarı bakıyorum; İstanbul’un ışıkları arasında kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Hayat bazen insanı en güvendiği yerden vuruyor ama yine de devam etmek zorundayız.
Bazen düşünüyorum: İnsan en yakınındakine nasıl güvenebilir? Herkesin bildiği bir yalanın içinde yaşamak mı daha acı, yoksa gerçeği öğrenmek mi? Siz olsaydınız ne yapardınız?