Bir Zamanlar Yanımda Olan

“Anne, lütfen gözlerini aç! Ne olur, bir şey söyle!” diye bağırdığımda, odamızın loş ışığında sadece kalbimin çarpıntısını duyabiliyordum. O an, hayatımın en uzun gecesiydi. Annem, Hatice Hanım, bir haftadır hastanede yatıyordu ve ben, 23 yaşında bir üniversite öğrencisi olarak, ilk defa bu kadar çaresiz hissediyordum. Babam ise, her zamanki gibi duvar gibi suskun, başucunda oturuyordu. Kardeşim Zeynep ise köşede sessizce ağlıyordu. O an anladım ki; aile dediğimiz şey, bazen sadece aynı çatı altında yaşamak değilmiş, acıyı da beraber taşımakmış.

Annemin hastalığı aniden ortaya çıkmıştı. Bir sabah kahvaltı hazırlarken yere yığıldı. O gün bugündür evimizde ne kahkaha kaldı ne de huzur. Babam, Mehmet Bey, her zamanki gibi duygularını göstermemeyi seçti. “Ağlamayın, annene moral verin,” dediğinde sesinde ne bir sıcaklık ne de bir umut vardı. Sanki annemin yokluğuna çoktan alışmış gibiydi. Ben ise her gece gizlice ağlıyor, sabahları gözlerim şiş uyanıyordum.

Bir akşam babamla mutfakta karşılaştık. “Baba, neden hiç konuşmuyorsun? Annem ölecek diye korkuyorum,” dedim. Gözlerini kaçırdı, “Büyüdün artık, güçlü olman lazım,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı. Güçlü olmak mı? Annem olmadan nasıl güçlü olabilirdim ki?

Zeynep’le aramızda da mesafe oluşmaya başlamıştı. O benden altı yaş küçük ve her şeyden çok annesine bağlıydı. Bir gece odama geldi, “Abla, annem iyileşecek mi?” diye sordu. Sarıldık birbirimize ama cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum.

Hastane koridorlarında geçen günler birbirini kovaladı. Annemin durumu ağırlaştıkça evdeki sessizlik daha da büyüdü. Babam işten gelir gelmez odasına kapanıyor, Zeynep ise ders çalışmak bahanesiyle odasında ağlıyordu. Ben ise mutfakta annemin bıraktığı yarım kalan işleri tamamlamaya çalışıyordum; onun yaptığı gibi çay demliyor, sofrayı kuruyor ama hiçbir şey aynı olmuyordu.

Bir gün hastanede annemin başucunda otururken elimi tuttu. Gözleriyle bana bakıp fısıldadı: “Kızım, ne olursa olsun birbirinize sahip çıkın.” O an içimde bir sıcaklık hissettim ama aynı zamanda tarifsiz bir korku… Annemi kaybetmekten korkuyordum ama daha çok ailemizi kaybetmekten korkuyordum.

Bir sabah telefon çaldı. Hastaneden arıyorlardı. Annemi kaybetmiştik… O an zaman durdu sanki. Babam yere çöktü, Zeynep çığlık attı, ben ise sadece donup kaldım. Annemsiz bir hayatı hayal bile edemezken şimdi onun yokluğuna alışmak zorundaydık.

Cenazeden sonra evimiz bomboş kaldı. Komşular gelip gitti ama herkes gittikten sonra evdeki sessizlik daha da büyüdü. Babamla aramızda konuşacak hiçbir şey kalmamıştı sanki. Zeynep ise tamamen içine kapanmıştı.

Bir akşam babamla oturma odasında karşı karşıya geldik. “Baba, böyle devam edemeyiz,” dedim titreyen bir sesle. “Annem gitti ama biz hâlâ buradayız.” Babam başını eğdi, gözlerinden yaşlar süzüldü ilk defa. “Ben de bilmiyorum nasıl devam edeceğimizi,” dedi. O an ilk defa babamın da kırılgan olduğunu gördüm.

Zeynep’le konuşmaya başladık yavaş yavaş. Beraber yemek yapmaya başladık; annemin tarif defterini açıp onun yaptığı yemekleri denedik. Bazen beceremedik, bazen yemeği yakıp güldük ama o sofrada yeniden bir aile olduğumuzu hissettim.

Aylar geçti. Acımız hafiflemese de birlikte yaşamayı öğrendik. Babam daha çok konuşmaya başladı; Zeynep okulda daha başarılı oldu. Ben ise annemin bana bıraktığı sevgiyi ve sabrı kardeşime ve babama aktarmaya çalıştım.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Bir insan en çok kimi kaybedince büyür? Annemi kaybettikten sonra mı yoksa ailemle yeniden bağ kurmayı başardığımda mı? Sizce insan en büyük acısını nasıl aşar? Yorumlarınızı bekliyorum…