Mayıs’ta Boşanmak: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Bitti mi yani? Gerçekten mi gidiyorsun?” diye sordum, sesim titreyerek. O ise valizini kapının önüne koymuş, gözlerini kaçırıyordu. “Zeynep, daha fazla devam edemem. Sen de biliyorsun, aramızda bir şey kalmadı,” dedi ve kapıyı öyle bir hızla çarptı ki, evin duvarları sarsıldı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Mayıs ayının o güneşli sabahında, hayatımın en karanlık gününe uyandım.

Eşim Murat’la on iki yıl önce tanışmıştık. Üniversite kantininde bana çay ısmarlamış, utangaç gülümsemesiyle kalbimi çalmıştı. O zamanlar her şey çok güzeldi; Murat nazikti, düşünceliydi. Annem bile “Kızım, böyle damat zor bulunur,” derdi. Evliliğimizin ilk yıllarında bana şiirler yazardı, akşamları işten dönerken çiçek getirirdi. Ama zamanla o çiçekler soldu, şiirler sustu. Yerini sessiz akşam yemekleri, birbirimize yabancı bakışlar aldı.

İlk başlarda bunun evliliğin doğal bir süreci olduğunu düşündüm. Herkesin ilişkisi zamanla değişirdi, değil mi? Ama Murat’ın ilgisizliği giderek artınca içimde bir huzursuzluk başladı. Bir gün işten eve döndüğümde Murat’ı telefonda biriyle konuşurken duydum. “Senin gülüşün bambaşka,” diyordu karşıdaki kadına. O an mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Yüzleşmeye cesaret edemedim; belki de gerçeklerle yüzleşmekten korktum.

Bir süre sonra Murat’ın eve geç gelmeleri arttı. Sorduğumda “İşler yoğun,” diyordu. Oysa ben onun yalan söylediğini gözlerinden anlıyordum. Annemle paylaştığımda “Erkek milleti böyledir kızım, sabret,” dedi. Ama ben sabrettikçe içimdeki yara büyüdü.

Bir akşam Murat eve geldiğinde yüzünde garip bir huzur vardı. “Zeynep, konuşmamız lazım,” dedi. Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Ben… Ben başka birini sevdim,” dedi gözlerimin içine bakmadan. O an dünya başıma yıkıldı. “Kim?” diye sordum, sesim neredeyse fısıltıydı. “Ayşe,” dedi kısaca. Ayşe… Onun iş yerinden yeni mezun genç bir kız olduğunu biliyordum. Gözlerimden yaşlar süzülürken Murat’ın yüzünde bir pişmanlık göremedim.

Boşanma süreci tam bir kabustu. Ailem “Boşanmak ayıp olur,” diye baskı yaptı. Babam “Biraz daha düşün kızım,” dedi. Ama ben artık kendimi yok sayamazdım. Avukatımla adliyeye gittiğimde ellerim buz gibiydi. Hakimin karşısında Murat’la yan yana otururken, yıllarca aynı yastığa baş koyduğum adam bana yabancı geliyordu.

Boşandıktan sonra evde yalnız kalmak en zoruydu. Her köşe Murat’la yaşadığım anılarla doluydu. Bir gün mutfakta kahve yaparken ağlamaya başladım; çünkü o kahveyi yıllarca Murat’a yapmıştım. Komşular dedikodu yapmaya başladı: “Zeynep’in kocası genç birine kaçmış.” Markete gittiğimde herkesin bana acıyarak baktığını hissediyordum.

Bir gece annem aradı: “Kızım, bu kadar üzülme, hayat devam ediyor.” Ama annem ne bilirdi ki? Herkesin acısı kendine ağırdı. Arkadaşlarım destek olmaya çalıştı ama çoğu ne diyeceğini bilemedi; bazıları ise yavaşça uzaklaştı.

Bir gün eski dostum Elif beni aradı: “Zeynep, hadi dışarı çıkalım.” İstemeye istemeye kabul ettim. Bir kafede otururken Elif bana şöyle dedi: “Bak Zeynep, sen güçlü bir kadınsın. Murat seni hak etmiyordu.” O an gözlerim doldu; çünkü yıllardır ilk defa biri bana hak ettiğim değeri verdi.

Ama asıl zorluklar bundan sonra başladı. İş yerinde performansım düştü; patronum “Biraz toparlan Zeynep,” dediğinde utancımdan yerin dibine girdim. Ailem hâlâ barışmam için baskı yapıyordu: “Bak Murat pişman olur belki.” Ama ben artık geri dönmek istemiyordum.

Bir akşam Murat aradı: “Zeynep, iyi misin?” Sesi yorgundu ama umursamazdı da. “Senin için endişelendim,” dediğinde içimde öfke kabardı: “Şimdi mi aklına geldim? Sen beni bırakıp gittin!” dedim ve telefonu kapattım.

Geceleri uykusuz geçirmeye başladım; her şeyin anlamını sorguluyordum. Bir sabah aynaya baktığımda gözlerimin altındaki morlukları gördüm ve kendi kendime sordum: “Ben kimim? Ne istiyorum?”

Zamanla kendimi yeniden inşa etmeye başladım. Yoga kursuna yazıldım, yeni kitaplar okumaya başladım. Yavaş yavaş eski Zeynep’i bulmaya başladım; hatta ondan daha güçlü birini keşfettim.

Ama toplumun baskısı hiç bitmedi. Bir gün mahalledeki bakkal Mehmet Amca bana şöyle dedi: “Kızım, kadın başına zor olur bu işler.” O an içimdeki isyan büyüdü: Neden kadınlar yalnız kalınca eksik sayılıyor? Neden hep bizden fedakârlık bekleniyor?

Aylar geçti, yaralarım kabuk bağladı ama izleri kaldı. Şimdi pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Mutluluk gerçekten bir başkasında mı saklıydı? Yoksa insan önce kendini mi sevmeli?

Belki de en büyük cesaret, yeniden başlamaktır… Siz olsaydınız ne yapardınız? Hayatınızda hangi noktada kendi mutluluğunuz için savaşırdınız?