Bir Tavanın Hikâyesi: İki Kişilik Sessizlik
“Yine mi aynı tava?” diye sordu Ayşe, sesi neredeyse bir fısıltı kadar inceydi ama içinde öyle bir yorgunluk vardı ki, mutfağın duvarlarından yankılandı. Ben ise, elimi uzattığım tavayı bırakmadan ona baktım. Yirmi yıl boyunca her sabah aynı mutfakta, aynı tavanın başında buluşmuştuk. Bir zamanlar bu mutfakta kahkahalar yükselirdi; şimdi ise aramızda yalnızca sessizlik dolaşıyordu.
O sabah, dışarıda yağmur yağıyordu. Pencerenin önünde duran fesleğen saksısı bile solmuştu. Ayşe’nin gözlerinde ise, yıllardır biriktirdiğimiz kırgınlıkların izleri vardı. “Başka tava yok mu?” dedim, sesim istemsizce sert çıktı. O an fark ettim ki, aslında mesele tava değildi; mesele, birbirimize söyleyemediklerimizdi.
Ayşe gözlerini kaçırdı. “Sen kullan, ben beklerim,” dedi. O kadar alışmıştık ki susmaya, beklemeye, sıramızın gelmesini… Birlikte yaşlanmıştık ama birlikte büyüyememiştik. Çocuklar büyüyüp evden gideli üç yıl olmuştu. Evdeki sessizlik, bazen o kadar ağır geliyordu ki nefes almak bile zorlaşıyordu.
İlk yıllarımızı düşündüm. Üniversitede tanışmıştık; ben mühendislik okuyordum, Ayşe ise edebiyat. O zamanlar hayata dair ne çok hayalimiz vardı! Birlikte Anadolu’da küçük bir kasabaya taşınıp kendi hayatımızı kuracaktık. Sonra işler değişti; İstanbul’da kalmaya karar verdik. İş bulmak kolay değildi, borçlar, çocukların masrafları derken hayallerimizi ertelemeye başladık. Erteledikçe de birbirimize yabancılaştık.
Bir sabah Ayşe bana dönüp “Sen hâlâ eski Murat mısın?” diye sormuştu. O an cevap verememiştim. Çünkü ben de bilmiyordum artık kim olduğumu. Hayatın yükü omuzlarımızı öyle bir çökmüştü ki, birbirimizin gözlerine bakmaya korkar olmuştuk.
O gün mutfakta, tavayı elime aldım ve yumurta kırmaya başladım. Ayşe ise arkamda sessizce bekliyordu. Yumurtanın sarısı tavada dağılırken, içimde bir şeyler kırıldı sanki. “Ayşe,” dedim, “bu böyle gitmez.”
O an gözleri doldu. “Biliyorum,” dedi. “Ama ne yapacağımızı da bilmiyorum.”
Bir süre öylece durduk. Yağmurun sesi camda yankılanıyordu. Sonra Ayşe sandalyesine oturdu ve başını ellerinin arasına aldı. “Sence biz ne zaman kaybettik birbirimizi?” diye sordu.
Cevap vermek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Belki de çocuklar doğduktan sonra… Belki de ilk büyük kavgamızdan sonra… Ya da belki de hiçbir zaman gerçekten sahip olmamıştık birbirimizi; sadece öyle sanmıştık.
Ayşe birden ayağa kalktı. “Ben artık böyle yaşamak istemiyorum Murat,” dedi. “Her sabah aynı tavanın başında, aynı sessizlikle… Yeter.”
O an içimde bir korku hissettim; ya gerçekten biterse? Ya bu sessizlik sonsuza dek sürerse? Ama sonra fark ettim ki, zaten çoktan bitmişti; sadece adını koymaya cesaret edememiştik.
Ayşe mutfağı terk ettiğinde, tavayı elimde tutuyordum hâlâ. Yumurtalar soğumuştu ama ben kıpırdayamıyordum. O an annemin sözleri aklıma geldi: “İki kişi bir tavanın başında susuyorsa, orada aşk bitmiştir oğlum.” Annemle babam da yıllarca böyle yaşamıştı; konuşmadan, tartışmadan, sadece alışkanlıkla… Ben de aynı kaderi mi paylaşacaktım?
O gün akşam eve döndüğümde Ayşe salonda oturuyordu. Gözleri şişmişti ağlamaktan ama bana bakınca hafifçe gülümsedi. “Konuşmamız lazım,” dedi.
Oturduk karşılıklı. İlk defa yıllardır birbirimizin gözlerinin içine baktık. “Ben seni hâlâ seviyorum,” dedim fısıltıyla. “Ama bu şekilde değil.”
Ayşe başını salladı. “Ben de seni seviyorum Murat ama kendimi kaybettim bu evde… Sanki sadece anne oldum, sadece eş oldum; Ayşe olmayı unuttum.”
Birlikte ağladık o gece. Geçmişin yükünü sırtımızdan atar gibi… Sonra karar verdik: Birbirimize biraz zaman verecektik. Belki ayrı evlerde yaşayacaktık bir süreliğine; belki de yeniden başlamanın yolunu bulacaktık.
Ertesi sabah mutfağa girdiğimde tava yerindeydi ama Ayşe yoktu. Masanın üzerinde küçük bir not buldum: “Kendimi bulmaya gidiyorum Murat. Sen de kendini bul. Belki bir gün yeniden buluşuruz, başka bir tavanın başında…”
O notu okurken gözyaşlarımı tutamadım. Hayat bazen insanı en çok alışkanlıklarıyla sınar; en çok da sessizliğiyle…
Şimdi düşünüyorum da; acaba kaç kişi aynı tavanın başında susarak yaşlanıyor bu ülkede? Kaç kişi alışkanlıklarına aşk diyerek kendini kandırıyor? Siz hiç tek bir tava için savaştınız mı? Yoksa asıl savaş kendi içinizde miydi?