Bir Tatilin Ardında Kalanlar: Kayınvalidemle Sınavım
“Yine mi geldiniz?” dedi kayınvalidem kapıyı açar açmaz, yüzünde ne tam bir sevinç ne de tam bir öfke vardı. O an içimden geçenleri tarif etmek zor; bir yandan onunla iyi geçinmek için kendimi sıkarken, diğer yandan bu soğuk karşılama karşısında içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Eşim Murat hemen araya girdi, “Anne, özledik seni, hem bayram da yaklaşıyor,” dedi. Ama kayınvalidem, Saliha Hanım, gözlerini kaçırdı, “Özlemek mi? Siz burada olunca evde huzur kalmıyor,” diye homurdandı.
O an, Lublin’deki bu eski apartmanın merdivenlerinde, valizler elimde, Murat’ın arkasında dururken, kendi kendime sordum: Ben ne yapıyorum burada? Biz Ankara’da yaşıyoruz, iş güç derken yılda en fazla iki kere görebiliyoruz Saliha Hanım’ı. Ama her gelişimizde aynı belirsizlik: Bizi özlüyor mu, yoksa gelişimiz ona yük mü oluyor?
İçeri girdik. Evde eski koltukların üzerinde dantel örtüler, duvarda babasının siyah-beyaz fotoğrafı… Saliha Hanım mutfağa geçti, “Çay koyayım bari,” dedi. Murat bana göz kırptı, “İdare et,” der gibi. Ben de gülümsedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.
İlk akşam yemeğinde Saliha Hanım’ın tavırları daha da belirginleşti. Masada sessizlik vardı. Bir ara bana döndü, “Senin annenler nasıl? Onlar da mı tatile gitti?” diye sordu. Sanki ‘Senin ailen daha mı iyi?’ demek ister gibiydi. “Onlar köyde, bahçeyle uğraşıyorlar,” dedim. O an Murat lafa girdi, “Anne, Zeynep’in annesi geçen hafta aradı, seni de çok selam söyledi.” Saliha Hanım dudak büktü, “İyi de onlar bana hiç gelmiyorlar ki…”
O gece yatakta dönerken Murat’a fısıldadım: “Senin annen bizi istemiyor mu?” Murat derin bir iç çekti: “Bilmiyorum Zeynep. Bazen çok özlediğini söylüyor, bazen de böyle davranıyor. Belki yalnızlıktan…”
Ertesi sabah kahvaltıda Saliha Hanım birdenbire neşelendi. “Bakın size börek yaptım!” dedi. Masaya oturduk, börekten bir dilim aldım. Tam o sırada kapı çaldı; komşusu Şerife Teyze geldi. Saliha Hanım hemen ona döndü: “Bak Şerife abla, oğlumlar gelmiş ama evde hiç huzur yok!” Şerife Teyze bana baktı, “Kızım sen çalışıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Çocuk yok mu hâlâ?”
İşte o an boğazıma bir düğüm oturdu. Saliha Hanım da lafa karıştı: “Zeynep’in işi var ya… Çocuk düşünmüyorlar.” Murat hemen atıldı: “Anne, zamanı gelince olur.” Ama Saliha Hanım’ın yüzünde yine o memnuniyetsizlik ifadesi…
O gün öğleden sonra Murat’la dışarı çıkmak istedik. Saliha Hanım surat astı: “Beni bırakıp gezeceksiniz tabii.” Murat sabırla açıkladı: “Anne biraz hava alalım dedik.” O ise arkamızdan mırıldandı: “Gelin gelin dedim ama gelen pişman giden pişman…”
Akşam eve döndüğümüzde Saliha Hanım televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Üzerine ince bir battaniye örttüm. O an yüzünde bir huzur gördüm; belki de yalnızlığıyla baş etmeye çalışıyordu. İçimden ona sarılmak geldi ama cesaret edemedim.
Ertesi gün Murat iş için acil bir telefon aldı ve Ankara’ya dönmesi gerekti. Ben ise birkaç gün daha kalacaktım; Saliha Hanım’la baş başa… Murat giderken kulağıma fısıldadı: “Dayan Zeynep…”
O günler benim için gerçek bir sınav oldu. Saliha Hanım bazen bana sarılıp ağladı: “Oğlum gitti, ben yine yalnız kaldım,” dedi. Sonra birden soğuyup bana laf sokmaya başladı: “Sen olmasan oğlum daha sık gelirdi.” Bir akşam sofrada patladı: “Benim oğlum eskiden böyle miydi? Hep senin yüzünden değişti!”
O an gözlerim doldu ama kendimi tutmaya çalıştım. “Saliha Anne, ben de Murat’ı çok seviyorum, onun mutlu olması için elimden geleni yapıyorum,” dedim. Gözleriyle yere baktı: “Biliyorum kızım… Ama insan yaşlanınca her şeyden şüphe ediyor.”
Bir gece elektrikler kesildi; mum ışığında otururken bana çocukluğunu anlattı. Babasının erken öldüğünü, genç yaşta dul kaldığını… O an ilk defa onun yalnızlığını ve korkularını hissettim. Belki de bize kızgın değildi; sadece hayatın yükünü tek başına taşımaktan yorulmuştu.
Son günümde valizimi toplarken yanıma geldi, elini omzuma koydu: “Kızım… Bazen ne istediğimi ben de bilmiyorum. Hem sizi özlüyorum hem de gelince huzurum kaçıyor sanıyorum… Belki de alışkanlıklarımı bırakmak zor geliyor.”
O an ona sarıldım; ikimiz de ağladık. Ankara’ya dönerken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Aile olmak sadece kan bağı değilmiş; bazen en zor sınavlar kalbinin dayanıklılığıyla ilgiliymiş.
Şimdi size soruyorum: Sizce aile olmak nedir? Sevgiyle sabır arasında sıkışıp kalmak mı? Yoksa birbirimizi anlamaya çalışmak mı? Yorumlarınızı merak ediyorum…