Misafirlikte Sınırlar: Annemin Gölgesinde Kendi Evimde Yabancı
“Yeter artık anne! Burası bizim evimiz!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Annem, mutfağın kapısında durmuş, elinde getirdiği börek tepsisiyle bana bakıyordu. Gözlerinde şaşkınlık ve kırgınlık vardı ama ben artık susamazdım. Dört yıldır, her hafta sonu, her özel günde, hatta sıradan bir salı akşamında bile evimizde birileri oluyordu. Annemin arkadaşları, komşuları, uzaktan akrabalar… Hepsi bizim küçük salonumuzda ağırlanıyor, ben ise kendi evimde bir yabancı gibi hissediyordum.
Eşim Serkan, salondan sesimizi duyunca hemen yanımıza geldi. “Ne oluyor burada?” dedi endişeyle. Annem ona döndü, “Kızın bana bağırıyor Serkan! Ben sadece size yardımcı olmaya çalışıyorum,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Yardım etmek buysa, ben istemiyorum.
Dört yıl önce Serkan’la evlendiğimizde, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde küçücük bir ev tuttuk. Kira ödemek kolay değildi, ikimiz de çalışıyorduk ama ay sonunu zor getiriyorduk. Yine de kendi evimizdi; duvarlarına kendi fotoğraflarımızı astık, perdeleri birlikte seçtik. Her şeyimiz az ama özdü. Annem ise bu evi kendi evi gibi görmeye başlamıştı. “Kızım, ben senin iyiliğini isterim,” derdi hep. Ama bu iyilik, zamanla nefes alamadığım bir baskıya dönüştü.
İlk başlarda annemin sık sık gelmesine ses etmedim. Sonuçta yalnızdı, babam yıllar önce vefat etmişti. Ama zamanla annem yalnız gelmemeye başladı. Bir gün komşusu Şükran Teyze’yi getirdi, ertesi hafta halamı… Sonra iş çığrından çıktı; annem adeta bizim evimizi misafirhane gibi kullanmaya başladı. Bir gün işten yorgun argın geliyorum, kapıyı açıyorum; içeride beş kişi oturmuş çay içiyor. Kimse bana “Hoş geldin” bile demiyor.
Serkan başta bu duruma ses çıkarmadı. “Annen iyi kadın, biraz yalnız işte,” dedi hep. Ama ben her geçen gün daha çok sıkıştım. Kendi evimde rahatça oturamıyor, pijamalarımı giyemiyor, istediğim gibi televizyon izleyemiyordum. En kötüsü de annemin bana sormadan kararlar almasıydı.
Geçen hafta yaşanan olay ise bardağı taşıran son damla oldu. Annem aradı: “Kızım, komşum Nermin Hanım’ın kızı İstanbul’a geliyor, birkaç gün sizde kalabilir mi?” dedi. O an istemediğimi söyleyemedim; annemin gönlü kırılır diye sustum. Ama ertesi gün Nermin Hanım ve kızı kapımızda valizlerle belirdi! Annem hiç sormadan onları bizim eve davet etmişti bile.
O gece Serkan’la kavga ettik. “Sen neden annene ‘hayır’ diyemiyorsun?” dedim ağlayarak. O ise çaresizce omuz silkti: “Sen de biliyorsun anneni… Kırılır diye korkuyorum.”
İşte şimdi mutfakta anneme bağırırken içimde yıllardır biriken öfke patladı. Annem gözyaşlarını silerken bana döndü: “Ben senin annenim! Sana kötülük mü yapıyorum?”
Derin bir nefes aldım. “Anne, ben artık kendi ailemi kurmak istiyorum. Senin kızın olmaktan vazgeçmedim ama Serkan’la da bir hayatımız var. Lütfen buna saygı göster.”
Annem sessizce börek tepsisini masaya bıraktı ve kapıya yöneldi. Arkasından bakarken içimde hem suçluluk hem de hafif bir rahatlama vardı. O an anladım ki, bazen en sevdiklerimize bile sınır koymak zorundayız.
O gece Serkan’la uzun uzun konuştuk. “Belki de annene açıkça anlatmanın zamanı gelmişti,” dedi bana sarılarak. “Ama biliyor musun? Ben de bazen kendi ailemle ilgili aynı şeyleri hissediyorum.”
Ertesi sabah annemden bir mesaj geldi: “Kızım, seni kırdıysam özür dilerim. Alışkanlık işte… Senin mutluluğun her şeyden önemli.” Gözlerim doldu; annemi üzmek istemezdim ama artık kendi hayatımı da yaşamak istiyordum.
O günden sonra annem eskisi kadar sık gelmemeye başladı. Misafirler azaldı, evimizde sessizlik ve huzur hâkim oldu. Bazen yalnızlık hissetsem de kendi ailemle baş başa kalabilmenin tadını çıkardım.
Şimdi düşünüyorum da; Türk ailelerinde sınır koymak neden bu kadar zor? Sevgiyle baskı arasındaki çizgiyi nasıl çizebiliriz? Siz olsanız ne yapardınız?