Ellerim Hayatı Hatırlıyor: Bir Hemşirenin Sessiz Çığlığı
“Ne yaptım ben?” diye fısıldadım, ellerim titreyerek boş çay bardağına sarılmışken. O an, hastanenin nöbetçi odasında zaman durmuş gibiydi. Dışarıda ambulans sirenleri yankılanıyor, içeride ise sadece kalbimin çırpınışı duyuluyordu. Masanın üzerinde, her zamanki düzenli dosyalar darmadağın; birinin hayatı, benim ellerimde paramparça olmuştu sanki.
O gece, acil serviste çalışıyordum. Yirmi yıldır hemşireydim; ama hiçbir gece bu kadar uzun sürmemişti. Kapıdan içeri giren genç bir kadın, Elif, kucağında kanlar içinde bir bebekle bağırarak koştu: “Ne olur, yardım edin! Oğlum nefes almıyor!” Herkes donup kaldı bir an. Ben ise refleksle hareket ettim, Elif’in ellerinden bebeği aldım. Küçücük bedeni avuçlarımda, nefesini hissetmeye çalıştım. Ama… O an ellerim geçmişteki tüm kayıpları hatırladı.
“Zeynep Hanım, nabız yok!” diye bağırdım doktora. Doktor Murat hızla yanıma geldi, birlikte müdahaleye başladık. Elif’in çığlıkları kulaklarımı yırtıyordu: “Oğlumu kurtarın! Allah aşkına!” Her saniye bir ömür gibi geçti. Ama minik Yusuf’u geri getiremedik. O an Elif’in gözlerindeki çaresizliği gördüm; anneliğin en ağır yükünü, evladını kaybetmenin acısını…
O gece eve döndüğümde annem salonda oturuyordu. Yüzünde o tanıdık hayal kırıklığı ifadesiyle bana baktı: “Yine mi geç geldin? Senin yüzünden komşular ne der? Bir kadın bu saatte sokakta olur mu?”
İçimdeki fırtına daha da büyüdü. Annemle yıllardır süren çatışmamız yine başlamıştı. O, benim evlenip çocuk sahibi olmamı istiyor; ben ise başkalarının çocuklarını kurtarmaya çalışıyordum. “Anne,” dedim yorgun bir sesle, “bir çocuğu kaybettik bu gece… Annesi gözümün önünde yıkıldı.” Annem ise umursamazca başını çevirdi: “Sen kendi aileni düşün biraz da. Başkalarının derdiyle yanıp tutuşmak sana ne kazandırdı?”
O an içimde bir şeyler koptu. Ellerime baktım; kaç hayatı kurtardım, kaçını kaybettim? Her biri avuçlarımda iz bıraktı. Ama annem için önemli olan tek şey, toplumun ne dediğiydi. “Senin yaşında herkesin çocuğu var,” dedi yine. “Sen hâlâ başkalarının çocukları için ağlıyorsun.”
Bir hafta sonra Elif hastaneye geri geldi. Gözleri boş, sesi kısık: “Zeynep Hemşire… Oğlumun battaniyesini getirdim. Sizde kalmasını istiyorum.” Şaşkınlıkla battaniyeyi aldım; yumuşaklığı avuçlarımı yaktı sanki. Elif’in gözlerinde minnet ve suçluluk birbirine karışmıştı: “Siz elinizden geleni yaptınız… Ama ben kendimi affedemiyorum.”
O an kendimi Elif’te gördüm. Ben de yıllardır kendimi affedemiyordum; bir zamanlar kardeşimi hastaneye yetiştirememiştim. Annem o günden beri bana hep suçluymuşum gibi bakıyordu. Belki de bu yüzden hemşire olmuştum; her kaybı telafi etmeye çalışıyordum.
Hastanede işler daha da zorlaştı. Müdürümüz Ayşe Hanım bütçe kesintilerinden bahsediyor, personel eksikliği yüzünden nöbetler uzuyordu. Herkes gergindi; en ufak tartışmada sesler yükseliyordu. Bir gün Murat Bey’le tartıştık: “Zeynep Hanım, siz fazla duygusalsınız! Bu işte soğukkanlı olmak zorundasınız.”
“Ben insan değil miyim?” diye bağırdım ona. “Her kaybı içimde taşırken nasıl soğukkanlı olabilirim?”
O gece eve döndüğümde annem yine bekliyordu: “Yeter artık! İstifa et, evlen! Bak komşunun kızı Ayşe nişanlandı, sen hâlâ yalnızsın.”
“Anne,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak, “ben yalnız değilim! Her gün onlarca insanın hayatına dokunuyorum.” Ama annem anlamadı; anlamak istemedi.
Bir sabah hastanede Elif’in annesiyle karşılaştım. Kadıncağız bana sarıldı: “Kızım perişan oldu… Sen ona iyi geldin.” O an anladım ki bazen sadece hayat kurtarmak değil, acıyı paylaşmak da önemliydi.
Ama toplumun baskısı her yerdeydi. Mahallede arkamdan konuşan kadınlar: “Zeynep hâlâ evde kaldı… Hemşire olmuş ne fayda?” İş yerinde ise erkek meslektaşlarımın küçümseyici bakışları: “Kadınlar duygusal olur zaten…”
Bir gün nöbet çıkışı Elif’le parkta oturduk. Gözleri uzaklara dalmıştı: “Hayat devam ediyor mu gerçekten? Ben bazen nefes alamıyorum.” Ona sarıldım: “Acı geçmez ama hafifler… Birlikte iyileşeceğiz.”
Ellerime baktım yine; her çizgi bir hikaye anlatıyordu. Kimi zaman umut, kimi zaman kayıp… Ama hepsi gerçekti.
Şimdi size soruyorum: Elleriniz hangi hayatları hatırlıyor? Toplumun beklentileriyle kendi vicdanınız arasında sıkışıp kaldığınız oldu mu hiç? Ben hâlâ her sabah aynı soruyla uyanıyorum: Bugün kimi kurtarabilirim ve kendimi ne zaman affedebilirim?