Davetiyesiz Gelenler: Bir Gecenin Ardından

— Yine mi başlıyorlar? diye söylendim kendi kendime, mutfağın loş ışığında çayımı karıştırırken. Saat daha sekiz bile olmamıştı ama karşı daireden yükselen müzik sesi, apartmanın duvarlarını titretiyordu. Annemden kalma eski saat, salonda tik tak sesleriyle bana eşlik ediyordu. O an, içimde bir öfke dalgası yükseldi; sanki yıllardır biriktirdiğim tüm kırgınlıklar, o müzikle birlikte patlak vermişti.

Bir an durup aynaya baktım. Yorgun gözlerim, kırışıklıklarım ve solgun tenimle yüzleşmek istemedim. “Neden kimse beni davet etmiyor?” diye geçirdim içimden. Karşı komşum Zeynep Hanım’ın evinden gelen kahkahalar, bana ait olmayan bir dünyanın kapılarını aralıyordu. Oysa ben, bu apartmanda yirmi yıldır oturuyordum. Herkesle selamlaşır, gerektiğinde yardım eder, ama asla o samimi sohbetlerin bir parçası olamazdım.

Telefonum çaldı. Arayan ablamdı. “Halime, nasılsın? Yine yalnız mısın bu akşam?” dedi, sesinde hafif bir alaycılıkla. “Yalnızlık kötü bir şey değil abla,” dedim, ama sesim titredi. O an, çocukluğumuzdaki kavgalarımızı hatırladım; annemin aramızda hep onu kayırmasını, benim ise hep ikinci planda kalmamı… Belki de bu yüzden kimseye yaklaşamıyordum. Belki de bu yüzden kimse beni davet etmiyordu.

Telefonu kapattıktan sonra pencereye yöneldim. Karşı apartmanın penceresinden sarkan balonları ve ışıkları gördüm. Zeynep Hanım’ın kızı Elif’in doğum günüymüş meğer. “Bir tabak pasta getirirler mi acaba?” diye düşündüm istemsizce. Ama sonra kendime kızdım; neden hep başkalarından bir şey bekliyordum ki?

Mutfakta dolabı açıp eski bir kek kutusunu buldum. İçinde annemin tarif defteri vardı. “Belki ben de bir kek yapar, komşularıma götürürüm,” dedim kendi kendime. Ama sonra cesaretim kırıldı; ya kapıyı açmazlarsa? Ya beni istemezlerse?

O sırada kapı çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. “Kim acaba?” diye mırıldandım. Kapıyı açtığımda karşıda Zeynep Hanım’ı gördüm. Elinde bir tabak pasta vardı.

— Halime Hanım, Elif’in doğum günü. Sizi de bekleriz, buyurun gelin, dedi gülümseyerek.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Teşekkür ederim ama rahatsız etmek istemem,” dedim utangaçça.

— Ne rahatsızlığı canım! Hep birlikte olalım istedik, dedi ısrarla.

İçimde bir sıcaklık hissettim ama aynı zamanda korku da vardı; ya orada dışlanırsam? Ya yine yalnız hissedersem?

Pasta tabağını alıp içeri girdim. Bir süre düşündüm; gitmeli miydim? Sonra aynanın karşısına geçip saçımı düzelttim, en güzel bluzumu giydim ve derin bir nefes aldım.

Zeynep Hanım’ın evine girdiğimde herkes neşeliydi. Elif pastasını üflüyor, çocuklar kahkahalar atıyordu. Ama ben köşede sessizce oturuyordum. Kimseyle göz göze gelmemeye çalıştım. Bir ara Elif yanıma gelip “Halime Teyze, siz de dans eder misiniz?” dedi.

O an içimdeki buzlar eridi sanki. Gülümsedim ve Elif’in elini tuttum. Birlikte dans etmeye başladık. Diğer komşular da bize katıldı. İlk defa gerçekten bir yere aitmişim gibi hissettim.

Ama gecenin ilerleyen saatlerinde Zeynep Hanım’ın eşi Mehmet Bey’in sesi yükseldi:

— Şu müziği biraz kısın artık! Komşular rahatsız olacak!

Bir anda herkes sustu. Gözler bana çevrildi; sanki şikayet edecek olan kişi benmişim gibi… İçimdeki huzur yine kayboldu. “Yine dışlandım,” diye düşündüm.

Eve döndüğümde yatağıma uzandım ve tavana baktım. O geceyi düşündüm; kısa bir süreliğine de olsa ait olmanın sıcaklığını hissetmiştim ama yine de yalnızlığımın gölgesi peşimi bırakmamıştı.

Sabah olduğunda posta kutumda bir not buldum: “Halime Hanım, dün gece bizimle olduğunuz için çok mutlu olduk. Sizi daha sık aramızda görmek isteriz.” Altında Elif’in çocukça harfleriyle yazılmış bir kalp vardı.

Gözlerim doldu. Belki de sorun bende değildi; belki de yıllardır kendi duvarlarımı kendim örmüştüm.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç ait olmadığınız bir yerde kendinizi yalnız hissettiniz mi? Yoksa bazen yalnızlık, insanın kendi seçimlerinden mi ibarettir?