Bir Kış Gecesi, Hayatımın Değiştiği An
“Baba, neden annem bizi bıraktı?”
Bu cümle, karanlıkta titreyen ince bir ses gibi, içimi delip geçti. O an, arabamın camına vuran kar tanelerinin bile sesi kesildi sanki. Oğlum Baran’ın gözleri dolu dolu bana bakıyordu. Cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum. Çünkü ben de yıllardır yalnızdım, tıpkı onun gibi.
Ama bu hikaye Baran’la başlamadı. Her şey, geçen yılın o soğuk Aralık gecesinde, işten eve dönerken başladı. İstanbul’un gri sokaklarında, lüks arabamla ilerlerken, hayatımın ne kadar boş olduğunu düşünüyordum. Başarıya ulaşmıştım; holdingim büyüyordu, herkes bana “başarılı iş adamı” diyordu. Ama evim sessizdi, kalbim ise kimsesiz.
O gece, Nişantaşı’ndan geçerken gözüm bir banka ilişti. Kar altında küçücük bir çocuk, ince montuyla titriyordu. Arabamı kenara çektim. İçimde bir ses, “Devam et, sana ne?” dedi. Ama başka bir ses, yıllardır susturduğum o çocukluk sesim, “Dur!” diye bağırdı.
Arabadan indim. Çocuğun yanına yaklaştım. “Oğlum, burada ne yapıyorsun bu saatte?” dedim. Gözleri kocaman açıldı. Korkmuştu. “Abim gelecekti… Bekliyorum,” dedi titrek bir sesle.
“Adın ne senin?”
“Emir…”
O an içimde bir şey kırıldı. Yıllar önce annemle babam kavga ettiğinde ben de böyle bir bankta oturmuştum. O geceyi hiç unutmamıştım ama hatırlamak istememiştim.
Emir’i arabaya aldım. Sıcak çikolata aldık bir kafeden. Konuştukça öğrendim ki annesiyle babası ayrılmış, annesi başka bir şehirde çalışıyor, babası ise çoğu zaman eve gelmiyormuş. Emir’in abisi ise işten geç çıkıyormuş ve bazen gelmiyormuş bile.
O gece Emir’i evime götürdüm. Ona sıcak bir yatak hazırladım. Sabah abisi geldiğinde gözleri doldu; bana teşekkür etti ama yüzünde utanç vardı.
“Bunu kimseye söylemeyin,” dedi abisi Mahir. “Kimseye muhtaç değiliz.”
Ama ben biliyordum; İstanbul’da binlerce çocuk böyleydi. Kimseye muhtaç olmadıklarını söyleyip geceleri aç yatan çocuklar…
O günden sonra Emir ve Mahir’le bağımız kopmadı. Onlara elimden geldiğince destek oldum ama asıl değişen bendim. Kendi oğlum Baran’la aramdaki mesafeyi fark ettim. Eşimle ayrıldıktan sonra Baran’ı sadece hafta sonları görebiliyordum ve her seferinde aramızda görünmez bir duvar vardı.
Bir gün Baran’ı Emir’le tanıştırdım. İlk başta Baran kıskandı; “Sen neden başka çocuklarla ilgileniyorsun?” dedi bana. O an anladım ki oğlumun da sevgime ihtiyacı vardı ama ben ona sadece maddi imkanlar sunuyordum.
Bir akşam Baran’la birlikte Emir ve Mahir’in yaşadığı mahalleye gittik. Gecekondu mahallesinde çocuklar sokakta oynuyordu; Baran ilk başta çekindi ama sonra top oynamaya başladı onlarla. O gülüşleri gördüğümde içimde yıllardır hissetmediğim bir sıcaklık oluştu.
Baran eve dönerken bana sarıldı: “Baba, Emir’in evi çok küçük ama çok mutlular… Biz neden mutlu değiliz?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi çocukluğumu düşündüm; annem babam kavga ederdi ama yine de sofrada birlikte otururduk. Şimdi ise ben oğluma sadece pahalı oyuncaklar alıyordum ama onun gözlerinde mutluluğu göremiyordum.
Bir gün Emir’in abisi Mahir işten atıldı. Çok üzgündü; “Abi, ben çalışmazsam Emir’i okutamam,” dedi bana. Ona iş teklif ettim; şirketimde depo bölümünde çalışmasını istedim. Önce kabul etmedi; “Senin sadakana ihtiyacım yok,” dedi öfkeyle.
Ama sonra Emir’in gözyaşlarını görünce kabul etti. Mahir çalışmaya başladı; çok çalışkandı ve kısa sürede herkesin sevgisini kazandı.
Baran ise bana daha çok yaklaşmaya başladı. Bir gün bana şöyle dedi: “Baba, seninle daha çok vakit geçirmek istiyorum… Annemle neden ayrıldınız?”
O an sustum. Çünkü gerçek şu ki, işime o kadar çok zaman ayırmıştım ki ailemi ihmal etmiştim. Eşim Zeynep defalarca konuşmak istemişti ama ben hep toplantılarımı bahane etmiştim.
Bir gün Zeynep’le karşılaştık. Gözleri doluydu: “Senin için her şey para mıydı? Hiçbir zaman gerçekten burada olmadın,” dedi bana.
O an anladım ki en büyük kaybım ailemdi.
Emir’in doğum günüydü; küçük bir pasta aldık ve hep birlikte kutladık. Baran ilk defa bu kadar çok güldü; Zeynep de aramıza katıldı o gün.
O gece Baran bana sarıldı: “Baba, keşke hep böyle olsak…”
Şimdi düşünüyorum da, insan bazen en büyük zenginliğin sevgi olduğunu unutuyor. Paranın satın alamayacağı şeyler varmış gerçekten de…
Belki de asıl aile olmak, kan bağı değil; birbirine sahip çıkmakmış.
Sizce de insan bazen en büyük hatasını ancak kaybettikten sonra mı anlar? Yoksa hâlâ telafi etmek için şansımız var mı?