“Sen Hep Böyle Yük mü Olacaksın?” – Bir Gelinin Gözyaşları ve Ailedeki Sessiz Savaş
“Sen gerçekten de hep böyle oturacak mısın, Zeynep? Yoksa bir gün işe yarar bir şeyler yapmayı düşünüyor musun?” Kayınvalidem Emine Hanım’ın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımda yarım kalmış bir cevap asılı kaldı. O an, içimdeki bütün umutlar bir anda yere dökülen çay gibi dağıldı.
İşten ayrılalı üç ay olmuştu. Bankadaki işim, mobbing ve bitmek bilmeyen stres yüzünden sağlığımı tehdit etmeye başlamıştı. Eşim Serkan’la konuşup, biraz dinlenmeye karar vermiştik. Ama Emine Hanım için bu karar, benim tembelliğimin ve işe yaramazlığımın kanıtıydı.
O sabah kahvaltı masasında, Serkan işe gitmek için aceleyle hazırlanırken, Emine Hanım bana bakıp dudak büktü. “Kızım, herkesin bir yükü var ama insan kendi yükünü taşır. Senin yükünü de biz mi taşıyacağız daha ne kadar?” dedi. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Annemden uzakta, bu evde tek başıma kalmış gibiydim.
Serkan kapıdan çıkarken bana göz kırptı, “Dayan biraz, annem geçer bunları,” dedi fısıltıyla. Ama geçmiyordu. Her gün yeni bir laf, yeni bir iğneleme…
Bir akşam, Serkan eve yorgun döndü. Emine Hanım hemen fırsatı buldu: “Bak oğlum, sen sabahtan akşama kadar çalışıyorsun, Zeynep ise evde pinekliyor. Böyle evlilik mi olur?” Serkan başını öne eğdi, bana bakmadı bile. O an anladım ki, yalnızdım.
Kendi ailemle konuşmak istedim ama annem “Boşver kızım, kayınvalideler böyledir,” deyip geçiştirdi. Kimse beni anlamıyordu. Herkesin gözünde ben artık ‘işsiz gelin’ olmuştum.
Bir gün Emine Hanım’ın komşusu Hatice Teyze geldi. Otururken laf lafı açtı, konu yine bana geldi: “Zeynep kızımız da iş arıyor mu bari?” Emine Hanım hemen atıldı: “Arıyor aramasına da, iş beğenmiyor galiba.” İçimde bir şeyler koptu o an. “Ben iş beğenmiyorum değil, sağlığımı düşünüyorum,” dedim titrek bir sesle. Hatice Teyze başını salladı: “Gençler şimdi çok nazlı.”
O gece odama kapanıp ağladım. Serkan geldi, “Annemin laflarını kafana takma,” dedi ama sesi bile yorgundu. “Serkan, ben burada fazlalık gibi hissediyorum,” dedim. O ise sadece sarıldı.
Bir gün dayanamadım, Emine Hanım’la yüzleştim. “Anne, ben burada size yük olmak istemiyorum. Ama biraz anlayış bekliyorum.” O ise gözlerini devirdi: “Kızım, ben de gençken çalıştım, çocuk büyüttüm. Senin neyinden eksik?”
İşte o an anladım; bu evde benim duygularımın önemi yoktu. Sadece dışarıdan nasıl göründüğümüz önemliydi. Komşular ne derdi? Akrabalar ne düşünürdü? Benim ruhumun ne halde olduğu kimsenin umurunda değildi.
Bir sabah kahvaltıda Emine Hanım yine başladı: “Bak Zeynep, gençsin daha. Git bir yerde çalış, elin para görsün. Yoksa hep böyle başkalarına muhtaç mı yaşayacaksın?”
Dayanamadım: “Anne, ben sizin yanınızda olmak istemiyorum artık,” dedim gözyaşlarımla. “Kendi evime çıkmak istiyorum.”
Serkan şaşkınlıkla baktı bana: “Zeynep, sakin ol.”
Ama ben sakindim; ilk defa bu kadar net hissediyordum kendimi. “Ben burada kendimi değersiz hissediyorum,” dedim titreyen sesimle.
Emine Hanım sustu, ilk defa bana uzun uzun baktı. Sonra başını çevirdi: “Ne halin varsa gör.”
O gün eşyalarımı topladım ve annemin evine gittim. Annem kapıyı açınca sarıldım ona ve saatlerce ağladım.
Serkan birkaç gün sonra aradı: “Zeynep, annemle konuştum ama o da kolay kolay değişmez biliyorsun.”
“Biliyorum Serkan,” dedim. “Ama ben de artık değişmek istiyorum.”
Aylar geçti. Bir psikoloğa gitmeye başladım. Kendi ayaklarım üzerinde durmak için küçük bir iş buldum; bir yayınevinde editörlük yapıyorum şimdi. Yavaş yavaş özgüvenim yerine geliyor.
Serkan’la ilişkimiz mesafeli ama hala konuşuyoruz. Belki bir gün yeniden aynı evde oluruz ama bu kez kendi kurallarımızla.
Bazen düşünüyorum; neden kadınlar hep başkalarının beklentilerine göre yaşamak zorunda? Neden bir gelinin değeri sadece çalışıp çalışmadığıyla ölçülür? Sizce de artık bu zinciri kırmanın zamanı gelmedi mi?